Geçenlerde anma yemeğine katıldık. Masada çoğunluk gece tanışmıştı, ama gene herkes birbiriyle ortak noktalar bulup çıkarmaya, sohbet açmaya çalışıyordu. Masadaki bey ise, çabalara hiç oralı olmadığı gibi, yemeğin sonuna doğru telefonunu çıkardı, bardağına dayayıp kendi kendine çatır çatır maçın sonunu izledi. Kötü insan herhalde değil; ama beyefendi bence hayır.
Neyin hangi durumda uygun kaçacağına dair bilgiyi biz ne zaman kaybettik, neden herkes kendi kendini kadar merkeze aldığı davranış örüntüsü içinde? Davranışına, sözüne, giyimine özenen, bunun hem kendine hem etrafına saygı duyma anlamına geldiğini bilen, dahası değerleriyle davranışları hizalanmış beyefendi insanları mumla arar olduk. Yoksa beyefendilik yok olmaya yüz tutmuş müessese ?
Gerçek beyefendi: Haldun Taner
Benim beyefendilik anlayışımı şekillendiren kişi- babamı saymazsak- sanırım Haldun Taner’dir. Çocukluğumdan itibaren okumaya meraklıydım. Gözleri zor gören babaanneme Milliyet gazetesinde Burhan Felek’in köşe yazılarını okurdum. (ki Burhan Felek başlı başına yazıyı hak.) Yine Milliyet’te “Devekuşuna Mektuplar” başlığı altındaki köşe yazıları adından ötürü dikkatimi çekti; babaannemle onları okumaya başladık. İşte müthiş öykücü oyun yazarı olmasına rağmen, ben Haldun Taner ilk yazılar sayesinde tanıştım.
mirasın güncelliğinde: Haldun Taner’in ‘hücum tiyatrosu’Ardından babamın kütüphanesinde bulduğum Ayışığında Çalışkur Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu isimli kitaplar geldi. Ayışığında Çalışkur’u okurken katıla katıla güldüğümü anımsıyorum. Kendi paramla aldığım ilk eserlerinden biri ise Taner’in 1983’te yayımlanan son öykü kitabı Yalıda Sabah. Ne tesadüf ki aynı yıllarda, annemin baş ucundan yürüttüğüm Gülriz Sururi’nin Kıldan İnce Kılıçtan Keskince isimli şahane anı kitabında Haldun Taner’in yeri büyüktü. Ne olsa Engin Cezzar Gülriz Sururi’nin sahneledikleri, adeta çığır açan Keşanlı Ali Destanı’nın, Zilli Zarife’nin yazarıydı. Belki Sururi’nin tasvirlerinden etkilendim, kuşkusuz gazetede gördüğüm haberlerin, röportajların payı vardı; zihnimde Haldun Taner’i gerçek İstanbul beyefendisi imgesiyle eşleştirdim.
Türk tiyatrosuna epik kabare türlerini getiren, efsanevi Devekuşu Kabare’yi kuran İstanbul beyefendisi, hem ince mizah anlayışının sahibi, hem müthiş disiplinli. Ünlü yazar tiyatrocu Ferhan Şensoy, Haldun Taner’i ustası, hatta babası sayar, her gün yazma disiplinini Haldun Taner’in kendisine aşıladığını söyler üstadını sitayişle anar:
İnsanın ustası olması ne güzel, ustasızlık ne korkunç
Samuel Beckett’in bitmeyen oyunuDevekuşuna mektuplar denemenin güzelliği
Beyefendileri özlediğim gibi, Haldun Taner’i özlediğimi fark ettiğimden, kendime nostalji yapma hakkı tanıdım Yapı Kredi Yayınları’nın İstiklal Caddesi’ndeki güzel kitapçısından Taner’in köşe yazılarını derleyen Çok Güzelsin Gitme Dur kitabını aldım.
Haldun Taner, Berlin’ …Son yıllarda “deneme” formu gönlümde taht kurdu. İyi denemeyi okumak belki kısa sürüyor, ama etkisi ne kadar uzun oluyor; bambaşka kitaplara, yazarlara kapılar açıyor, yeni merak alanları tarifliyor. Haldun Taner’in kitabında yıllara meydan okuyan denemeler. “Altı yıldır ekolojist akımın her faaliyetiyle ilgileniyorum” yazdığında sene 1978. Gündelikteki felsefeyi politikayı yakalayan eşsiz kalem. “Çocuk Gibi Gülebilmek”, “ Beyin Göçmenine Eski Köyünden Mektup”, kitaba adını veren “Çok Güzelsin Gitme Dur” beni en etkileyen yazılar arasında.
yazıların günümüz için anlamını ne denli koruduklarını okuyunca şaşıracaksınız. Mesela “Çocuk Gibi Gülebilmekten” yazısında şöyle diyor:
İnsanların gülmeye ama ukalaca, zekice olduğu kadar, hiç gerekçesiz, çocuksu gülmelere gereksinimleri var…Abdülhamid böyle gülemezdi, Mussolini Hitler böyle gülemezdi. Diktatörler, gaddarlar, işkilliler böyle gülemezler. Böylesi saf katıksız gülüş, yeni baştan öğrenilmek gerek.
Deneme, Fransızcada “essayer fiili” üzerinden tanımlanmış tür, ki fiil denemek, tadına bakmak anlamına gelirmiş. Yani deneme düşünceyi adeta sınama, tartma biçimi. Deneme formu son noktayı koymadan, düşünceye davet eden, ferahlatıcı tavrıyla benim günlerdeki ruh halime çok uyuyor.
Beckett’in dinmek bilmeyen iç sesi Devekuşu görür mü görmez ?Merak ettim, neden “devekuşu”? Haldun Taner “Devekuşuna Mektuplar” adı altında esasında 1957’ Tercüman’ yazmaya başlamış. 1957-1960 yıllarında yazdığı yazılar Devekuşuna Mektuplar- Önce İnsan başlığıyla kitapta toplanmış. kitabın önsözünde devekuşuna konuşmayı aydın sorumluluğu olarak seçtiğini anlayabiliriz. Taner, “ satırların yazarı, her devirde, her iktidara karşı tarafsız aydınlar denetlemesinden yana oldu… Uzun yüzyıllar kültür, düşünce özgürlüğü, eleştirme demokrasi geleneğinden yoksun kalmış geri toplumlarda, başıboş bırakılmış iktidar hevesinin dar parti tekelciliğinin insanları ne zorbalıklara, ulusu ne çıkmazlara götürebileceğini tarih bize kereden fazla gösterdi,” diyor. Haldun Taner, 1967’ kurulmasına öncülük ettiği kabare tiyatrosuna isim olarak Devekuşu Kabare’yi uygun görmüş. 1978’ Devekuşu Kabare yollarını ayırmış tekrar sefer Milliyet’te “Devekuşuna Mektuplar” yazılarını yazmaya başlamış.
Lütfi Özkök’ün gözünden: Samuel BeckettSonuçta tüm verimi birbirine bağlayan çizgi, beyefendice eleştiri yapma kabiliyetidir. Düşünüşü, söyleyişi davranışı arasında tam bütünlük sağlama becerisidir. Tüm bunları aydın sorumluluğu addetmektir. Bağırıp çağırmadan, kendini kadar önemsemeden, bitkiyi, hayvanı, insanı ayırt etmeden sevmeyi esas alan, gülmekten güldürmekten korkmayan, ama alay etmeye, ötekileştirmeye karşı duran, uygar çizgi. Layık olduğumuz çizgi.
Dublin’ duvarda Samuel Beckett illüstrasyonu Beckett’in romanından “Her ahmak görmezden gelmeyi becerebilir, ama devekuşunun kumda ne gördüğünü bilen var ?” alıntısı.
“Synchronicity”leri önemserim, Türkçeye “eşzamanlılık” diye çevriliyor sanırım. Carl Jung’un ortaya attığı kavram mantıkla açıklanamayan anlamlı tesadüflere işaret ediyor. yazıyı yazdığım dönemde Dublin’deydim. Alakasız sokağa saptığımda, karşıma çıkan duvarda dev Samuel Beckettillüstrasyonu gördüm, altında Beckett’in ilk romanından alıntı vardı:
Her ahmak görmezden gelmeyi becerebilir, ama devekuşunun kumda ne gördüğünü bilen var ?
alıntıda esasında Beckett insanın iç yolculuğunun, içe bakışının önemini öne çıkarıyor. Karmaşık, vahşi dünyada “görmezden gelme”ye belki alternatifi sunuyor. evet bildiniz, başta biyografisini yazan kişi olmak üzere Beckett onu tanıyanlar tarafından tam beyefendi olarak tanımlanırmış.
Eleştirel bakışı geliştirmek için insanın iç dünyasını, değerlerini tartması için deneme okumak iyi yöntem. Benim kefemde beyefendiler ağır basıyor.