Bugün fantastik sinemanın animasyon dünyasının “kült” kabul edilen, ama aslında tozlu raflarda kalmasının arkasında haklı sebepler barındıran yapıma bakıyoruz: The Last Unicorn (1982). Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım; film şekilde kendini sonuna kadar izletiyor. Görsel akıcılığı, arkada dönen güzel atmosferi. Ama jenerik aktığı an elinizde ne kalıyor derseniz: koca hiçlik. Karakterlerin içi boş silik, noktadan sonra dünyadaki son tekboynuzun başına ne geleceğiyle ilgilenmeyi bırakıp, ekranın arkasındaki çizim işçiliğini izlemeye başlıyorsunuz. Karşımızda tam anlamıyla, hiçbir ekstra numarası olmayan, dümdüz klasik fantastik macera filmi.

Tanıdık Çizgiler

Eğer filmi izlerken “Ben animasyon tarzını, epik ama kadar aceleye getirilmiş havayı yerden hatırlıyorum” dediyseniz, gözleriniz sizi yanıltmıyor. Filmin arkasında, 70’lerin sonu 80’lerin başında karşımıza çıkan meşhur The Hobbit The Return of the King animasyonlarını yapan Rankin/Bass ekibi.
İşin asıl heyecan verici tarafı ise ekibin animasyonları Japonya’daki Topcraft stüdyosuna yaptırmış olması. stüdyo, filmden kısa süre sonra Hayao Miyazaki tarafından devralındı Studio Ghibli. Yani filmde izlediğiniz büyüleyici görsellik, aslında Ghibli’nin ayak sesleri. Ama ne yazık ki harika görsel miras, kötü hikaye anlatımıyla harcanmış.

Derinlikten Uzak “Quest” Hikayesi

Aslında film Peter. Beagle fantastik romanından uyarlanmış. Kitap, türün klişeleriyle dalga geçer. Ama filme geldiğimizde süre kısıtlamasından mıdır nedir, derinlik yok filmde.

  • Sihirbaz Schmendrick Molly Grue gibi kitaptaki trajik, kırık dökük karakterler filmde sadece “ana karaktere yol boyunca eşlik eden iki tip” seviyesine indirgenmiş.
  • Christopher Lee, Jeff Bridges Mia Farrow gibi devasa seslendirme kadrosu kurulmuş; America grubunun müzikleriyle arka plan doldurulmuş ama nafile. Karakterlerin arasındaki bağ kadar zayıf ki, trajik sahnelerin hiçbiri izleyiciye geçmiyor.
Son Söz

The Last Unicorn, animasyon tarihi arkasındaki Ghibli bağlantısı açısından kesinlikle saygıyı hak eden yapım. Ancak sinematografik açıdan baktığımızda, 80’lerin görselliği ön plana alıp senaryoyu karakter gelişimini ikinci plana atan aceleci “quest” formülünün kurbanı olmaktan kurtulamıyor. Kendini izleten ama bittiği an hafızanızdan silinen, ortalama fantastik macera filmi.