A. Ömer TÜRKEŞ
İlk romanını 2004 yılında yayımlayan Sabâ Altınsay, sonraki yirmi iki yılda sadece iki roman yazdı. Kısacası “velut” yazar değil. kuşkusuz vitrinlere çıkmakla, görünür olmakla fazlaca ilgilenmemesiyle ilişkilendirilebilir. Ama asıl neden nicelikten ziyade niteliğe ağırlık vermesinden, kılık kırk yaran yazar olmasından kaynaklanıyor. Anlattığı hikayeleri sağlam zemine oturtmak için hem uzun uzadıya araştırmalar yapıyor Altınsay, hem hikayesini nasıl anlatacağı üzerine kafa yoruyor, hem titiz dil işçiliği çalışıyor.
Sabâ Altınsay, 1961 yılında Çanakkale’ doğdu. Ortaöğrenimini TED Ankara Koleji’nde, lise öğrenimini Bornova Anadolu Lisesi’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi mezunu olan Altınsay’ın ilk romanı “Kritimu, Girit’im Benim”, 2004 yılında yayımlandı. “Kritimu”, Türkiye’den sonra Yunanistan, Bulgaristan, Hırvatistan Suriye’ okurlarıyla buluştu. Yazarın ikinci romanı “Benim Hiç Suçum Yok”, 2011 yılında yayımlandı aynı yıl, Saint Joseph Lisesi Yılın En İyi Romanı ödülünü. Altınsay, Kadın Öykülerinde İstanbul adlı antolojide “Kedi” öyküsüyle yer. “Kimsecik” ise Unser Istanbul, Junge türkische Literatur adlı antolojide Almanca olarak yayımlandı. Üçüncü romanı “Faili Malum”, 2022 yılında yayımlanan yazar, 2023 yılında BALEV Beyaz Yorum Ödülü verildi.
Üç roman, üç devir
Sabâ Altınsay’ın ilk romanı “Kritimu, Girit'im Benim”im (2004) yayımlandığı yıllarda yerli romanların görünürlüğü entelektüel hayata etkisi bugüne kıyasla çok daha canlıydı. Böyle canlılık içinde yeni anlatım biçimleri, yeni türler yeni temalarla zenginleşmişti edebiyatımız. Söz konusu temalar arasında öne çıkanlardan birisi göçlerdi -19.yüzyıl sonlarından 20.yüzyılın ilk çeyreğine uzanan- “Kritimu, Girit’im Benim” öncesi sonrasıyla mübadele sürecinin yaralı insanlarını anlatan göç romanıydı.
Sabâ Altınsay, kendi ailesinin tarihinden esinlenerek kaleme almıştı “Kritimu”yu. Edebiyatın sorumluluğunun tarihin kaydetmediği insanları insani duyguları dile getirmek olduğunun farkındalığıyla, tarihin boşluklarını dolduran göç hikayesiyle, geçmişin gerçeklik imgesini arıyordu. Yani bireyde kalan duygusal izleri, yani sevgileri, özlemleri, acıları, öfkeleri, isyanları… Tarihi gerçeklerden yola çıkmış, gerçekleri düşsellikle harmanlayarak edebi gerçeklik üretmişti - resmi tarihe muhalefet şerhi düşen gerçeklik.
onun sonraki romanlarında göreceğimiz kurgu tekniği. Mesela 1939 yılında başlayan Dünya savaşı döneminin Türkiye’deki yansımasını batı Anadolu kasabası özelinden anlatan “Benim Hiç Suçum Yok”ta (2011) hikayenin arkasındaki geri plan tümüyle tarihi-toplumsal gerçeklere dayalı, söz konusu gerçeklerin önünde yaşanan aşk hikayesi ise tümüyle kurgusaldı. Kısacası tarihle kurmacanın iç içe geçtiği, bireylerin kaderlerinin tarihin dinamiklerince yazıldığı hüzünlü hikayeydi okuduğumuz. Tek Parti döneminin keyfi uygulamaları, kasabadaki güçler dengesi, asker-sivil ilişkileri, karaborsa, kadınların yoksulların çaresizliği, ensest, ırkçı/ayrımcı zihniyet gibi pek çok önemli temayı barındıran “Benim Hiç Suçum Yok” etkileyici dönem romanıydı. Daha önemlisi ağdalanmadan, geçip gidenlere hayıflanmadan, herkesin hakkını hayatlarını geri vererek, somut imgeler incelikli üslupla kaleme alınmış romandı.
Sabâ Altınsay, üçüncü şimdilik son romanı “Faili Malum”u tam on yıl sonra tamamladı. Yoğun çalışma sürecinin ürünü olduğunu her sayfasında belli eden roman geçekten başyapıt niteliğindedir. Sadece Sabâ Altınsay’ın kariyeri açısından söylemiyorum; 1998’den 2021’e akan hikayesiyle “Faili Malum” siyasi toplumsal meselelerle bireysel trajedileri edebiyatın hakkını vererek dillendiren mahdut sayıdaki roman külliyatımız içerisinde, ön sıralarda anılmayı hak eden yapıttır.
Yüzleşme
“Faili Malum”, kadın cinayetinin etrafında daireler çizerek farklı mecralara açılan çok katmanlı roman. Hikayesini uzun uzadıya aktarmaya yerimiz yok; en kısa özetiyle; vicdan adalet duygusunun kalmadığı dünyanın bireyde yarattığı yıkıntıyı, çaresizliği, dehşeti, öfkeyi şiddeti anlatıyor Altınsay - 90’lı yıllar boyunca süren kirli savaşın hâlâ atlatılamayan derin travmasının hikayesini.
gece vakti ortadan kaybolan kız, kayıp kızlarının akıbetini öğrenmek için kendilerini paralayan aile, kardeşinin katili (Ali Haydar) yüzleşirken cinayetin gerçek failinin çok daha derinlerde gizlendiğini kavrayan abla (Nihan), devlet eliyle kaybedilmiş ya faili meçhullere kurban gitmiş çocuklarını arayan Cumartesi Anneleri, hak arayanları bastırmakla görevli polisler, düzene uymuş ya baş eğmiş muhalifler, tüketmenin hazzına kapılmış orta sınıflar, her şeye suskun kalan toplum. Kısacası 90’lı yılların bütün şahıslar kadrosunu barındıran “Faili Malum” Sabâ Altınsay kez daha tarihi gerçeklerle kurmacayı araya getiriyor.
Elbette böylesine tarihin izini sürmek demek geçmişle hesaplaşmak anlamına gelecektir. Altınsay “Faili Malum” üzerinden hesaplaşma/hesaplaştırma arayışına girişir. Tıpkı söyleşinde ifade ettiği gibi;
“ romanın başka duruşu var, şey söylüyor bize: şeyi belgeliyor, şeyi anlatıyor, şeyi gözümüzün önüne seriyor lütfen bununla yüzleşelim diyor, hepimize söylüyor.”
Anlatılanların hepsi ülkede yaşandı, farklı adaletsizlikler -mesela Osman Kavala, Selahattin Demirtaş başta olmak üzere pek çok muhalifin tutsaklığı ya gündelik hayata sızan şiddet, ayrımcılık, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik tacizler- bugün sürüp gidiyor. Ancak medyasıyla bütünleşmiş toplum, olup bitenlere tamamıyla kayıtsız. Kayıtsızlığın nedeni belki vicdan duygusunun tahribatından, belki sevgili Ahmet Tulgar’ın sözünü ettiği “utanç”tandır. Hani şahit olduğu ama kendisine zarar geleceği korkusuyla, sokak ortasında işlenen cinayetlere, eşi görülmemiş şiddete sessiz kalmanın, asker/sivil darbecileri ya çeteleri kahraman katına çıkarıp alkışlamanın tek tek bireylerde birikip toplumsallaşan utancı. Utancın günahını ödemek yerine ilgi alanlarını değiştiriyor insanlar. Sabâ Altınsay, faili malum cinayet hikayesiyle işte utançla yüzleştiriyor okuyucusunu; yeniyi kurmak için geçmişi sorguluyor.
"Faili Malum" siyasi tarihi, savaşı, devlet aygıtını toplumu edebiyat yoluyla sorgulayan -Çağdaş Latin Amerika Edebiyatı’nın “Kirli Gerçeklik” akımıyla karşılaştırabileceğimiz- başyapıt düzeyinde roman. Sadece devletin şiddetini değil, toplumun şiddet karşısındaki suskunluğunu işbirlikçiliğini sözünü hiç sakınmadan teşhir ederken didaktik söyleme hiç düşmüyor. Kendi tarihine toplumuna bakıyor Altınsay, gördüklerini edebi dille hikaye ediyor. Gördüklerinin - yazdıklarının- kirli olması elbette onun suçu değil; yapan susan utansın!.
Parçalanmış hikaye nasıl anlatılır?
“Faili Malum” kullanılan anlatı tekniğinin hikaye büyük uyum içerisinde olduğunu söylemeliyim. Ölü karakterinki dahil olmak üzere farklı bakış açılarını farklı anlatım biçimlerini barındıran, farklı zamanlar arasında gidip gelen anlatı parçalanmış gerçekliği çok iyi yansıtıyor. Okurken Arundhati Roy’un “Korku Bakanlığı” geldi aklıma. Roy’un “ kaç kişinin nerede öldürüldüğüne dair insan hakları raporu değildir. Olanlarla ilgili yaşanan psikozu nasıl tarif edebilirsiniz? Sadece kurgu aracılığıyla” diye savunduğu romanın sonundaki satırlar sanıyorum “Faili Malum”un kurgusunu açıklıyor; “Parçalanmış hikâye nasıl anlatılır? Yavaş yavaş hikâyedeki herkese, hayır, hikâyedeki her şeye dönüşerek.
Tarihsel toplumsal meselelere ilgi duyan yazarın romanlarını incelerken nasıl anlattığından çok, ne anlattığı üzerinde duruyoruz. Altınsay’ın üç romanında siyasi toplumsal olayların şiddetine maruz kalarak oradan oraya savrulan, zulme uğrayan, hayatlarıyla birlikte düşleri parçalanan, insanlara dair hikayeler okuyoruz. Türkiye tarihin üç önemli döneminin atmosferini yansıtan etkileyici hikayeler. Ancak her üç roman aşk, ihanet, kıskançlık, intikam cinayet temalarıyla farklı okumalara cevap veriyor. Hepsi mevcut ama Altınsay romanları hepsinin toplamından fazlasını sergiliyorlar.
Yanlış anlaşılmamak için vurgulamakta yarar var: Sabâ Altınsay, geniş tarihsel zamana yayılan romanlarında mübadeleden güncel siyasi meselelere, kadın sorunlarından bireysel toplumsal adaletsizliğe dek genişleyen yelpazede pek çok yakıcı konuyu dillendirdiği için değil konuları edebi formda ifade edebildiği için iyi yazar. Kurgusu sağlam, malzemesi zengin, anlatım tekniğine hakim. Gerektiğinde farklı bakış açılarını kullanıyor, gerektiğinde zamanlar arasında dolaşıyor, yeri geldiğinde anlatıyı tasvirlerle zenginleştiriyor. Karakterleri canlandırma konusunda başarılı. Diliyle, kullandığı kelime cümlelerle roman kahramanlarının duygusal iniş çıkışlarına, isyanlarına, öfkelerine, tutku sevinçlerine, hatta mahrem hayatlarına derinlemesine nüfuz edebiliyor. Kısacası iyi anlatıyor hikayelerini.
Hangi tarihsel dönemde geçerse geçsin Sabâ Altınsay’ın anlattıkları coğrafyanın tekerrür eden kötülüklerine dair hikayeler. yazar sorumluluğuyla, vicdan adalet duygusuyla yazıyor hikayelerini - Nazım’ın deyişiyle “kurşun eritmeye çağırıyor”.