Paweł Pawlowski’nin son filmi Ata Yurdu, Alman edebiyatının unutulmaz yazarlarından Thomas Mann’ın on altı yıllık sürgünün ardından, savaş sonrasında kendisine eşlik eden kızıyla beraber bölünmüş Almanya’daki yolculuğunu ele alıyor. 6 Eylül Pazar günü MUBI Fest İstanbul kapsamında Türkiye prömiyerini yapan film, Filmekimi seçkisinde gösterildikten sonra 23 Ekim’ vizyona girecek. Pawlowski, artık oturmuş olan biçimsel dilini son filminde sürdürüyor. Film; ev, Heimat, ulus-ötesilik, yas nesil çatışması gibi farklı temaları işlese süresini ekonomik kullanamamanın hezimetini yaşıyor.
Eve Giden Yol Var ?
Film, Thomas Mann’ın ABD’ geçen sürgün yıllarının ardından kızı Erika Mann 1949 yılında bölünmüş Almanya’ya yaptığı ziyaret etrafında şekillenir. İlkin Amerikan işgal bölgesindeki Frankfurt’ta, Goethe’nin memleketinde, Goethe Ödülü’nü almak için soluğu. Çeşitli milletlerden gelen gazetecilerden biri Mann’a “Eviniz neresi?” diye sorar. Thomas Mann ise “Nerede yaşadığımı soruyorsanız Los Angeles, fakat Heimat‘ımı soruyorsanız artık bilmiyorum,” diye yanıtlar.
Dilimizde kendi vatanımızı tanımlarken “anavatan” deriz. Çeşitli dillerde vatan kavramı anneyle ilişkilendirilirken Almancada semantik alanın önemli sözcüklerinden biri Vaterland, yani ata yurdudur. Vatan, burada erkeğe göre biçimlenir. Ancak ana karakter Thomas Mann gibi Almanya Heimat konusunda ereğini, yönünü kaybetmiştir. Frankfurt’ta Amerikan askerlerinin cirit attığı, caz müziğinin çalındığı atmosfer hâkimdir.
Thomas Mann, Sovyet işgal bölgesindeki Weimar’a geçtiğinde ise katı nizam söz konusudur. Sovyetler güdümündeki Weimar’ “saf Alman kültürü”nü yeniden tesis etme arzusu, ister istemez oğlu Klaus Mann’ın Mephisto‘ ele aldığı Nazi Almanyası’nın kültür anlayışını anımsatır. Buradaki benzerlik iki rejimin özdeşliğinde değil, “saf” “sahih” Alman kültürünün iktidar eliyle yeniden tanımlanmasında yatar. Hal böyleyken Sovyet güdümündeki Almanya’nın ulusal kültürden anladığı geçmişin yeni ideolojik çerçevede yeniden söylenen yankısına dönüşür.
Pawlowski, mekân kullanımı atmosfer bakımından Almanya’nın bölünmüşlüğünü ustalıkla yansıtıyor. Thomas Erika’nın rutinlerini paralellikler üzerinden veren yönetmen, esasında Heimat kavramıyla birlikte biçimlenen benlik kimlik üzerine seyirciyi sorgulamaya davet ediyor. Ne var ki eve giden yol hâlâ var yoksa geriye yalnızca harabe olmuş geçmişin yankıları kaldı?
Babanın Yurdu
Pawlowski, filmi ele alırken bazı yaratıcı özgürlüklere başvuruyor. Gerçekte Thomas Mann’ın Almanya yolculuğunda kendisine eşi Katia Mann eşlik etmiş; kızı Erika ise Almanya’ya dönmeyi kati suretle reddetmiştir. Ancak Pawlowski, dramatik etkiyi artırmak baba-evlat ilişkisini vurgulamak adına Katia yerine Erika’yı Mann’ın yol arkadaşı hâline getiriyor. Böylece Almanya’ya dönüş yalnızca sürgünden dönüşü değil, babanın çocuğuyla beraber kendi geçmişine dönüşünü simgeliyor.
Vaterland etimolojisinden devam edersek, Türkçeye “ata yurdu” diye çevirebileceğimiz kavram üzerinden yalnızca Almanya’nın hâli değil, Thomas Mann’ın kendi benliği babalık konumu sorgulanıyor. Pawlowski, savaş sonrası Almanya’nın içinde bulunduğu kimlik kriziyle Mann ailesinin kırılganlığı arasında paralellik kuruyor. Öyle ki film, otel odasında sırtı seyirciye dönük çıplak Klaus Mann açılıyor. Klaus, telefonda kız kardeşi Erika’ya “Almanca, yalan söylemek için icat edilmiş dil,” diyor. Babasıyla bağlarını koparmış olan Klaus, kısa süre sonra hayatına son veriyor. Lakin Thomas Mann, “Dünyada müptezelin hayatına son vermesinden daha önemli meseleler var,” diyerek Klaus’un ölümünü küçümsüyor. Yine Frankfurt’taki konuşmasında ya rüyasındaki cenazede Klaus’un sureti Thomas Mann’ın peşini bırakmıyor. anlamda Thomas Mann, Klaus’u ölümünden sonra dahi yargılamaya devam etse kendisine itiraf etmekte zorlandığı yasın içine giriyor.
Yasın taşıyıcısı ise Amerikalılara Sovyetlere tahammülü kalmayan Erika oluyor. Sandra Hüller, Erika Mann’ın katmanlı travmasını yasını ölçülü minimalizmle, fakat içten içe çağlayan hüzünle oynuyor. Erika, Thomas Mann’a yalnızca eşlik etmiyor; otel odalarının karanlığında yasına gömülüyor, Frankfurt’ta kamusal hayatın içine karışsa Weimar’ duyguları giderek keskinleşiyor. Babasına eşlik etmesi, aynı zamanda kaybın noksanlığın sürekli yeniden hatırlanması anlamına geliyor. Erika’nın yasını Thomas’a anlatma çabası, babasının bastırdığı duygularla sürekli çarpışıyor. Erika’nın öfkesi dışarı taşarken Thomas’ın sinir bozucu sükûneti, Klaus’a ilişkin yasını keskin hükümler küçümseme altında bastırmasının biçimine dönüşüyor. Pawlowski, böylece iki karakterin birbirinden bütünüyle farklı yas pratiklerini karşı karşıya getirmekte oldukça mahir.
Yine Thomas Mann’ın zihnine musallat olan Klaus’un sureti, baba-kızın birbirinden farklı yas pratikleri Almanya’nın kendi kimlik krizi gibi çeşitli imgeler temalar filmin süresine yenik düşüyor. Pawlowski’nin eksiltmeye dayalı anlatımı ilk bakışta ekonomik görünse film, duygusal bağlamını derinleştirmek yerine sürenin kısalığını anlatının duygunun lehine kullanmakta güçlük çekiyor. Sorun, Ata Yurdu‘nun 82 dakikada anlatmak istediklerine zaman bulamaması değil; elindeki 82 dakikayı açtığı duygusal tematik hatlar arasında yeterince ekonomik tıramaması.
Esasında Ata Yurdu, bizi Heimat meselesiyle sürekli meşgul ediyor. Mesele, Mann’ın Almanya’ya dönüp dönememesinden ziyade kendi memleketini benliksel bakımdan yerli yerinde bulup bulamamasıdır. Erika’nın kendisine eşlik etmesi bundandır. Thomas Mann, Klaus’un yokluğunu anlamda Erika telafi etmeye çalışır; ancak Klaus’un ölümü, Mann’ın hem kendi Heimat‘ıyla hem ailesiyle kurduğu ilişkiyi ilelebet çatırdatır.
Pawlowski, ele aldığı temaları kuvvetli imgeler aracılığıyla düşündürmekte mahir olsa imgeler karakterlerin duygusal süreçleri arasındaki zamansal köprüyü kurmakta aynı ölçüde başarılı değildir. Seyirci olarak Thomas Erika’nın yasına yaklaşmamız gerekirken film, kimi anlarda bizi “E, şimdi?” hissiyle baş başa bırakır.
Belki Thomas Erika Mann ata yurtlarına erişebilmişlerdir; fakat kendi Heimat‘larına gerçekten erişebilmişler midir?
Sonuç Yerine
Ata Yurdu, babanın aile içindeki çatışmasıyla ülkenin kimlik krizini aynı potada eritmeye çalışan iletişimsizlik, benlik, Heimat kimlik gibi kavramlar üzerine düşündürse elindeki duygusal tematik yoğunluğu süresine yaymakta güçlük çekiyor. Pawlowski, ele aldığı temaları kuvvetli imgelerle yansıtabilmesine rağmen aynı ihtiyatı senaryo matematiğinde dramatik yapıda gösteremiyor.
Filmin adı, hem Thomas Mann’ın kendi vatanıyla hem baba olarak ailesiyle kurduğu ilişkiyi imleyen ikili anlama hizmet ediyor. Ne var ki filmin açtığı zengin hatlar, seyircide yer yer yarım kalmışlık hissi bırakıyor. Ata Yurdu, kısa olduğu için değil, kısalığını yeterince ekonomik kullanamadığı için duygusal ağırlığının kısmını yolda kaybediyor.
Ata Yurdu, 23 Ekim’ sinemalarda.