“Hey, gece Cadılar Bayramı. Yonge Caddesi'ne gidip kostümlü eşcinsellere yumurta atan insanları izleyelim. Charles Tavern'a girip çıkacaklar. Eğlenceli olacak. Birçoğu bunu yapıyor. Belki biz onlara yumurta atabiliriz!"

Okulun koridorunda beklerken öğrencinin diğerine söylediği sözleri duydum. Her şeyi net şekilde duyabileceğim kadar yüksek sesle konuşuyordu. Sanki eğlenmenin en doğal yolu gibiydi onun. Sanki sinemaya gitmeyi öneriyormuş gibi rahattı…

1973 yılı, Toronto'daki ilk yılım. yaşta, queer, fag, faggot, homosexual gay gibi İngilizce kelimelere zaten aşinayım! Ayrıca insanların konuşmalarında kelimelerden hangisini kullandıklarına göre konunun bağlamını çıkarabiliyordum. Ama. Charles'daki Cadılar Bayramı gecesine aşina değildim yumurtalarla ilgili kısım bana yabancı geldi.

En yakın arkadaşım, Hampar bihaberdi. Kardeşlerim Sonunda, yıllardır orada yaşayan, Ermeni okul arkadaşımız Harout insanların aslında eşcinselleri rahatsız etmek için oraya gittiğini açıkladı. Charles, eşcinsellerin popüler mekanıydı. Onlara sadece yumurta atıp küfür etmekle kalmıyor, tavernadan çıktıklarında arka sokaklarda onları kovalıyorlardı. Bazen grup halinde saldırıp dövüyorlardı. Kostümlü eşcinseller can havliyle kaçıyorlardı. Harout tüm bunları anlatırken korkunç sahneler canlanıyordu zihnimde: Dehşete düşmüş genç çocuklar, tavernanın kapısının dar aralığından etrafın güvenli olup olmadığını kontrol edip, sonra boş Yonge Sokağı boyunca koşarak, karanlıkta sığınabilecekleri güvenli arka sokak bulmaya çalışıyorlardı. Ama koridorda duyduğum öğrenci gibi bazı sert adamlar, onlara pusu kurup kovalayıp yakalamak için bekliyorlardı karanlıkta. Acımadan dövmek. Sadece eğlence için! Erkekliğine yönelik hakaretler eşliğinde dövülen genç kurban merhamet dilese dur duraksız devam ediyor. İlk başta tüylerimi diken diken eden hayali sahne, aylarca aklımdan çıkmadı. Aslında, neredeyse elli yıl sonra bile bazen hâlâ zihnimi yokluyor, çocuktaki aşağılanmışlık hissi!

Tabii ki sonralarda öğrendiğim kadarıyla hayali sahne sadece bazı kısımlarıyla gerçekliğe yakın. Meğer Yonge Caddesi izleyicilerle dolup taşıyor, Cadılar Bayramı geceleri polis sıkı denetimde oluyormuş. Birçoğu merakına yenik düşüp geliyordu izlemeye, ama kadarı eşcinselleri taciz etmek hakarete maruz bırakmak. Sık sık arbede çıkıyordu polis her zaman kalabalığı kontrol edemiyordu. Ama bence bunun önemi yok çünkü ayrıntıdan ibaret. Önemli olan, kabul edilen normdan farklı olan her şeyden nefret etme aşağılama konusunda insanın sahip olduğu uçsuz bucaksız kapasitedir. Önemli olan, her Cadılar Bayramı gecesi, gerçekte ya benim kafamdaki senaryoda,. Charles Tavern'ın önünde zorbalar kurbanlar olmasıdır. korku terörü. Köşeye sıkışıp, acımasız zorbanın merhametine teslim olmanın korkusu?

Kasıtlı aşağılama, asla iyileşmeyen yara. Aşağılananlar, tüm hayatlarını peşlerini bırakmayan “şunu yapmalıydım” “bunu yapabilirdim” duygusuyla geçirirler. Kendilerini savunamadıkları için pişmanlık dolu hayat sürerler. Tek lüksleri, zihinlerinde yarattıkları sahte savunma senaryolarıdır. Sadece fantezilerinde alır zorbalar hak ettikleri karşılığı, ama sonra fanteziden başlarını kaldırıp geçmişi olduğu gibi kabul ederler. Acı adaletsiz. Gündüz vakti genç serseriler tarafından kovalanan köşeye sıkıştırılıp türbanı zorla çıkarılan Ugandalı Sih mülteciyi anlatayım ? Türbanı olmayan Sih! Hayal. şimdi nerede son elli yılda kaç zamanını verdi gün caddede yürümemiş olmayı dilemeye? Ya size trafik kavgası yüzünden mahalledeki çete lideri tarafından yüzüne yumruk yiyen ağabeyimi savunamadığım zamanı anlatayım ? Aşağılanmış ağabeyimi savunamadığım için bugün hâlâ hissettiğim duyguları gerçekten tarif edebilir miyim? Yediği yumruk yetmiyormuş gibi bunlar küçük kardeşinin gözleri önünde yaşandığı için hissettiği aşağılanmayı nasıl anlatabilirim?

Ya belki size Ağçig Mardig'den bahsetmeliyim. Ağçig, Ermenice' kız anlamına gelir. Asıl adı Mardiros'tu. Ama Halep'teki kuzenim arkadaşları için fazla “kadınsı"ydı. Yazları amcamı ziyaret ettiğimde onu görürdüm. Hepsi on yaşlarında, mahallenin çocuklarıydı. Onun hakkında dedikodu yapar üzerine gülerlerdi. Ona hep “Ağçig” derlerdi. Bazen merak ediyorum, yaşında erkekliklerini kadar önemsemeleri ne kadar garip. Sanırım bazı insanlar böyle doğuyor! Kuzenim arkadaşları Mardig'i her zaman oyunlarına dahil etmezlerdi. mesafeli davranırdı. Ama bazı günler içlerinden biri “Mardig oyuna katılsın” derdi. Beleş eğlenceye susamış gibi! Oyun başlardı ne tür oyun olursa olsun, her zaman fiziksel işe dönüşürdü. Sonunda hep kovalanan, köşeye sıkıştırılan, tutulan, dokunulan veya gıdıklanan kişi olurdu. Ama herkes bunu sanki şakaymış gibi yapardı. Kendini savunmak için çabalarken terler yüzü kızarırdı. Onlar yine devam ederdi. Böylesine oyundan sonra, iliklenmemiş gömleğini düzeltirken öfkeyle bakan gözlerini hatırlıyorum. mahallede özel çocuk olarak tüm bunları nasıl karşıladı acaba? Merak ediyorum. Ama şunu biliyorum. Fiziksel şiddetin yaraları zamanla silik anı haline gelse maruz bırakılan zorbalık sonsuza kadar akılda kalıyor.