John Carpenter’ın Kıyamet Üçlemesi’nin son halkası üçleme denmesinde devamlılık söz konusu sadece birtakım delirme olayları, In the Mouth of Madness (Deliliğin Ağzında) nihayet delirme kısmında tam delirmeli The Thing’in biyolojik dehşetini çok işlediği metinleri ya Prince of Darkness’ın kuantum-teoloji harmanını kenara bırakın; film olayı direkt zihnin gerçekliğin tabanını söküp atmaya getiriyor. Stephen King tarzı çok satan popüler kültür yazarlığını, Lovecraftvari kozmik korkuyla tam anlamıyla meta-kurgu kâbusuyla birleştirmiş adamlar.

Film boyunca kafama takılan, üzerine saatlerce konuşulacak ana hatlar kısaca şöyle şekillendi:

Gerçeklik Artık Yayın Hakkı, Kurgu Doğrudan Virüs

Sutter Cane’in kitapları piyasayı sallayan sıradan ucuz korku romanları yazarı aynı zamanda okuyan herkesin biyolojisini, hafızasını hatta yaşadığı kasabanın coğrafyasını kökten değiştiren birer virüs. İnsanlar sayfaları çevirdikçe dişleri dökülmeye, kişilikleri deforme olmaya etraflarındaki dünya Lovecraftvari birer hilkat garibesine dönüşmeye başlıyor. Modern dünyada kitleleri peşinden sürükleyen devasa akımlar, popüler kültür çılgınlıkları ya kitleleri peşinden koşturan ideolojiler tam olarak değil zaten? Kurguyu yazan kalemi eline geçirdiğinde, evrenin kendisini yeniden yazıyorsun. Cane tam olarak bunu başarıyor; insanlığın ortak bilinçaltını ele geçirip yeni tanrı yaratıyor tanrının evreninde artık fiziksel yasaların bile hükmü kalmıyor.

John Trent Rasyonalizmin Duvara Çarpışı

Sam Neill’ın canlandırdığı John Trent karakterine ilk başta tam sigorta müfettişi kafasıyla bakıyorsun: “Ya Sutter Cane olayı büyük ihtimalle devasa pazarlama taktiği, ortada deli falan yok, adamlar şov yapıp iyi para basıyor” mantığıyla yaklaşıyor olaya. Ama haritada olmayan lanet köprüden geçip Hobb’s End kasabasına adım attığı andan itibaren, keskin mantık duvarı tuğla tuğla dökülmeye başlıyor. Lovecraft kozmik korkusunun en fena yanı zaten: İnsan aklı, evrenin gerçek doğasıyla yüzleştiği anda hayatta kalamıyor, direkt deliriyor. Trent, mantığıyla açıklamaya çalıştığı her şeyin aslında kendisini Sutter Cane’in romanının başrolüne hazırlayan birer senaryo maddesi olduğunu çok ama çok geç fark ediyor. Caddelerde insanların birbirine “Sutter Cane okuyor musun?” diye sorması işin tarikatlaşan, kitlesel cinnet boyutunu çok net özetliyor.

Sinema Salonundaki Final

gelelim filmin en kafa yemeli yerine… John Trent sığınaklardan, delilikten, kasabanın cehenneminden şekilde sıyrılıp büyük şehre dönüyor. Sokaklar salyalı, mutasyona uğramış, Sutter Cane’in yeni dünya düzenini bekleyen insanlarla. Trent kendini sinema salonuna atıyor. Perdede ne oynuyor peki? Bizim iki saattir izlediğimiz In the Mouth of Madness filminin ta kendisi!

Trent, sinema koltuğunda oturmuş, ekrandaki kendi hayatını, yaşadığı bütün kâbuzu izliyor. ne yapıyor biliyor musun? Kendi kendine kahkahalarla gülmeye başlıyor. İşte an halka kusursuz şekilde kapanıyor. Trent kurtulduğunu sanarken aslında romanın son sayfasına geldiğini fark ediyor. İşin daha garibi, biz koltuğumuzda oturan izleyiciler an anlıyoruz ki; biz aslında sinema salonundaki koltuğa yaslanmış, Sutter Cane’in (veya John Carpenter’ın) yazdığı kurguyu tüketen karakterlerden farksızız. Kitabı okuduk artık çok.

Pulp korkuyu alıp meta-kurguyla kadar zekice harmanlayan başka film izlemek her gün nasip olmuyor. Sinema salonunda kahkahayı patlattığı andan itibaren insanın zihninde sistemin çarkları gıcırdaymaya devam ediyor. 4/5