Kentli, orta sınıf ailelerde sık karşılaştığımız başka durum anne babaların kendi çocukluklarında eksik kalan şeyleri çocukları üzerinden tamir etmeye çalışmalarıdır. Anne baba, kendi çocukluğunda eksik kalmış, yaralanmış, bastırılmış ya hasarlı olan şeyi kendi çocuğunda onarmaya çalışır. Böylece çocuk yalnızca kendi hayatını yaşamaz; anne babanın geçmişinden gelen eksikliği taşımaya başlar. “Biz okuyamadık, sen oku”, “Ben piyano öğrenemedim, sen öğren”, “Benim imkânım olmadı, senin olsun” gibi cümleler ilk bakışta sevgi dolu görünebilir. Gerçekten çoğu zaman sevgi içerirler. Fakat çocuğun görevi anne babasının başarısızlıklarını kendi hayatında gidermek/onarmak değildir. durumda çocuk yine başkasının gereksinimini doyuran varlığa dönüşür. Anne baba çoğu zaman çocuğun gerçek gereksinimlerini değil, kendi içlerindeki yaralı çocuğun gereksinimlerini gidermeye çalışır. Çocuğa verilen ilgi, emek yatırım dışarıdan bakıldığında çok yoğun görünebilir; fakat yatırım her zaman çocuğun gerçek benliğine yönelmez. Bazen anne baba kendi çocukluğunda alamadığı sevgiyi, görmediği ilgiyi, yaşayamadığı başarıyı ya sahip olamadığı imkânları çocuğunda gerçekleştirmek ister. Sorun, çocuğun ihtiyacıyla anne babanın geçmişten getirdiği ihtiyacın birbirine karışmasıdır.

Tam burada sahte benlik yeniden ortaya çıkar. Çocuk, kendi arzusunu kendi ihtiyacını değil, anne babanın geçmişten taşıdığı eksikliği karşılamak zorunda kalır. Anne baba bazen karşısındaki gerçek çocuğu değil, kendi içindeki yaralı çocuğu görür. Çocuğuna verdiğini düşündüğü şey aslında kendi çocukluğuna gönderilmiş gecikmiş armağandır. Böylece gerçek çocuk bütün armağanların arasında görünmezleşir; onun yerine anne babanın arzularına, beklentilerine onarım fantezilerine cevap veren sahte çocuk oluşur.

sahte çocuk çoğu zaman uslu, başarılı, yoğun programlara uyum sağlayan, anne babanın emeğini boşa çıkarmamaya çalışan çocuktur. Ama onun arkasında kendi isteği, kendi öfkesi, kendi sıkıntısı kendi çocukluğu yeterince beslenmeyen öz benlik kalır. Çocuk ne kadar desteklenirse desteklensin, eğer destek onun gerçek ihtiyacına değil anne babanın eski yarasına yöneliyorsa, çocuk yine doymaz. Çünkü orada doyurulan çocuk değil, anne babanın içindeki eksik kalmış çocuktur.

Kentli Çocukluklar

Burada özellikle kentli, orta sınıf akademik çevrelerde büyüyen çocuklardan söz ediyorum. Sürekli korunaklı alanlarda, anne babanın gözetimi koruması altında büyüyen çocuklar, gerçek deneyimler yapma olanakları azaldıkça kendileri hakkında gerçekçi fikir geliştirmekte zorlanabilirler. Nerede zorlanacaklarını, ne zaman korkacaklarını, neyi başarabileceklerini ne zaman vazgeçeceklerini ne kadar cesur olduklarını çoğu zaman gerçek hayat içinde sınayamıyorlar. Aileler ise çocukları teşvik edebilmek için onlara sürekli pozitif geri bildirim veriyor. Çocuk, çoğu zaman gerçekliğin sınırlarıyla değil, anne babanın destekleyici onaylayıcı bakışıyla karşılaşıyor. “Sen yaparsın”, “Sen harikasın”, “Sen özelsin” deniliyor. Bunlar kuşkusuz çocuğun kendine güvenini destekleyebilir. Ancak kendilik duygusunun yalnızca övgüyle değil, gerçeklikle karşılaşarak gelişmesi gerekir. Böylece çocuk, çoğu deneyimi anne babanın korunaklı alanında onların narsistik övgüleri içinde yaşar. Fakat gerçek deneyim olmadığında narsisizm gerçeklikle karşılaşamaz. Çocuğun kendilik duygusu, hayatın sınavından geçerek olgunlaşamaz. Narsisizm, gerçekliğin sınırlarıyla törpülenip normalleşmek yerine, korunaklı yapay alanda şişirilir. Çocuk çok şey yaşamış gibi görünür; ama aslında kendi hayatını yeterince deneyimlememiştir.

Bunu söylerken geçmişteki analog çocukluğu yüceltmek istemiyorum. Benim yaşadığım analog kültürdeki çocukluklar her zaman çekici, heyecanlı ya özgür değildi. Yoksulluk, yoksulluğun getirdiği baskı zulüm, eşitsizlik çok ağırdı. Birçok çocukluk deneyimi travmatik etkiler taşıyordu. nedenle derdim, geçmişi romantikleştirmek değil. Benim peşinde olduğum soru Bütün zorluklarına rağmen analog çocuklukta çocukların ruhsal olarak tamamen çökmemesini sağlayan olumlu şey neydi? Bana göre bunun cevabı, çocukların kendi çocukluklarını kendi aralarında, çocuklar gibi yaşayabilecekleri alanın hâlâ var olmasıydı. Çocuklar, yetişkinlerin sürekli gözetimi kontrolü olmadan oynayabiliyor, kavga edebiliyor, barışabiliyor, risk alabiliyor, kendi aralarında kurallar koyabiliyor çocukça davranabiliyorlardı.

alan onlara yalnızca oyun değil, canlılık veriyordu. Çocuk, yetişkin dünyasının projesi olmadan, kendi yaşının, kendi bedeninin kendi hayal gücünün içinde var olabiliyordu. Belki analog çocukluğun en önemli koruyucu yanı buydu: Çocuğa çocuk kalabileceği, çocuk gibi davranabileceği çocukluğunu başkalarının programı olmadan yaşayabileceği izin alanı bırakması.

Çocuklukta Sokağın Eksikliği

zamanlar “sokak çocuğu” olmak çok tehlikeli şey gibi görülürdü. Sokak çocuğuna dair tehlike anlatıları, çocukların sokaktan içeriye, odalara kapalı alanlara alınmasını meşrulaştırdı. Çocuğun evin içinde, okulda, kursta, arabada ya kendi odasında olması güvenlik olarak anlaşıldı. Böylece çocuğun korunacağı düşünüldü. Oysa bugün belki yeniden istememiz gereken şey, çocukların tekrar anlamda “sokak çocuğu” olabilmesidir. Burada sokak çocuğundan kastım ihmal edilen, sahipsiz bırakılan ya tehlikeye terk edilen çocuk değildir. Kastettiğim şey, çocuğun sokakta kendi yaşıtlarıyla oynayabilmesi, kendi deneyimlerini yapabilmesi, kendi kurallarını kurabilmesi, kendi çocukluk kültürünü oluşturabilmesi yetişkinlerin sürekli denetimi dışında çocukluk alanına sahip olabilmesidir. Sokak çocukluğu anlamda çok önemli değerdir. Bunun hayatımızdan çıkması, çocukluğun en canlı, en yaratıcı en gerçek taraflarından birinin kaybı anlamına gelir. Çocukluktaki komşuluk mahalle oyun alanlarına imkan tanınması… Sokak anlamda yalnızca fiziksel mekân değildir. Sokak, yetişkin denetiminin azaldığı çocukların kendi dünyalarını kurabildikleri toplumsal alandır. Çocuk sokakta düşer, kavga eder, kaybeder, korkar, cesaret eder, arkadaşının sınırını aşar, kendi sınırı aşılır, küser yeniden barışır. Bütün bunlar bazen acı vericidir; fakat aynı zamanda deneyimdir. Çocuğu bütün risklerden korumaya çalıştığımızda onu yalnızca tehlikeden değil, deneyimden koruyabiliriz.

Çocukların korkusuna ebeveyn korkusu yüklenirse: Ya Başına İş Gelirse?

Paradoks Dışarıda başına şey gelir diye korkarak eve kapattığımız çocukların başına bugün en çok şey evin içinde geliyor. Çocuğu sokaktan korumaya çalışırken onu dijital dünyanın içine bırakıyoruz. Fiziksel olarak güvende olduğunu düşündüğümüz çocuk, ruhsal duygusal olarak çok daha denetimsiz alanın içinde büyüyor. Geçmişte çocukların hangi ortamlarda sosyalleştiği daha görünürdü. okul, mahalle sokak çocuğun başlıca dünyalarıydı. Anne baba çocuğun arkadaşlarını, öğretmenlerini gittiği yerleri az çok tanıyabiliyordu. Çocuğun karşılaşabileceği tehlikeler daha somuttu. “Dışarı çıkma”, “Kötü çocuklarla oynama” ya “ sokağa gitme” denilebiliyordu. Bugün tehlike ortadan kalkmadı; yalnızca yer değiştirdi.

Çocuk okulda öğretmenlerin, kreşte eğitmenlerin, arabada şoförün, evde anne babanın kontrolü altında. Her yerde sorumluluğu üstlenen yetişkin. Eve geldiğinde ise kendi odasına çekiliyor. oda, ilk bakışta çocuğun anne babadan ayrı mahrem alan kurması gibi görünür. Anne baba çocuk kendi odasında olduğu sürece onun güvende olduğunu zanneder. Oysa dijital çağda çocukların en çok tehlikeye maruz kaldığı yerlerden biri tam olarak mahrem alan, yani kendi odalarıdır. Çocuk fiziksel olarak evin içindedir; ama telefonuyla ya bilgisayarıyla dünyanın sınırsız, denetimsiz çoğu zaman yetişkin dünyasının en karanlık içeriklerine açık bölümüne bağlıdır. Şiddet, pornografik içerikler, aşağılanma, beden idealleri, tehlikeli meydan okumalar, nefret söylemleri yetişkin dünyasının başka pek çok içeriği çocuğun odasına girebilir. Günümüzde çocukların pornografik içeriklerle karşılaşma yaşı çok gerilere düşmüştür. Gündelik hayatta sapkın, korkutucu ya travmatik sayacağımız birçok görüntü, çocukların odalarında tekrar tekrar karşılaştıkları sıradan içeriklere dönüşebilmektedir. çocuk evden hiç çıkmadan dünyanın en tehlikeli alanlarına girebiliyor.

Eskiden çocuğun nerede olduğunu bilmek, belli ölçüde hangi dünyada olduğunu bilmekti. “Odanda” dediğimizde mekânı tarif etmiş olurduk. Bugün çocuğun odasında olması, hangi dünyada bulunduğu konusunda bize neredeyse hiçbir şey söylemiyor. Çocuk bedenen birkaç metre ötemizde olabilir; ruhsal toplumsal olarak ise hiç tanımadığımız insanların, şirketlerin, algoritmaların görüntülerin arasında dolaşıyor olabilir.

Analog çocuklukta çocuk dünyaya çıkıyordu. Dijital çocuklukta dünya çocuğun odasına girdi.

Üstelik dijital dünya kadar hızlı değişiyor ki anne babanın değişime yetişmesi neredeyse imkânsız hâle geliyor. Çocuğun oynadığı oyunun ya katıldığı akımın tehlikeli olduğunu anne baba ancak aylar sonra öğrenebiliyor. Önceden anne baba çocuğun önünde duruyor ona yol göstermeye çalışıyordu. Şimdi ise çoğu zaman çocuğun arkasından koşuyor.

Bugün birçok çocuk gününün önemli bölümünü sosyal medyada geçiriyor. Sosyal medya yalnızca iletişim aracı değil; aynı zamanda sürekli karşılaştırmanın, görünür olma baskısının rekabetin yaşandığı Çocuklar burada kendilerini başkalarının başarılarıyla, bedenleriyle, popülerlikleriyle hayatlarıyla kıyaslıyorlar. Böylece çocukluk giderek daha erken yaşlarda performans görünürlük baskısıyla karşı karşıya kalıyor.

Oysa gerçek hayatta, okulda, mahallede ya sokakta yaşanan rekabetin yanında başka şeyler Çocuklar yalnızca yarışmayı öğrenmezler; dayanışmayı, yardımlaşmayı, uzlaşmayı, kaybetmeyi, affetmeyi merhamet göstermeyi öğrenirler. Birlikte oyun oynayan çocuklar, rakip olsalar bile aynı oyunun parçasıdırlar. Kavga eder, küser, sonra yeniden barışırlar. Böylece rekabet, toplumsal ilişkinin yalnızca boyutu olarak kalır.

Sosyal medyada ise çoğu zaman denge yoktur. Rekabet var; fakat dayanışma zayıf. Görünürlük var; fakat gerçek yakınlık. Karşılaştırma var; fakat birlikte yaşama deneyimi. nedenle dijital dünya, çocukları çoğu zaman daha acımasız daha merhametsiz rekabet ortamının içine sürükler. Çocuk fiziksel olarak odasında yalnızdır; ama aynı anda binlerce insanın bakışına, değerlendirmesine yargısına açıktır. yüzden mesele yalnızca çocukların güvende olup olmaması değildir. Mesele, onların nasıl toplumsal dünyanın içinde büyüdükleridir. Çocukları dış dünyanın tehlikelerinden korumaya çalışırken, onları görünmez rekabetin, sürekli değerlendirilmenin merhametsiz karşılaştırmaların hâkim olduğu dünyanın içine bırakmış olabiliriz.

İdeal Anne Babanın İmkânsızlığı

Dijitalleşen kapitalizme özellikle dijital kapitalizme çoğumuz yeniliyoruz. Algoritmalar… Manipülasyonun maskelenmiş. Algoritmalara yeniliyoruz… Burada anne babaları suçlamak çok kolay. Çocuğa telefonu veren anne, tableti açan baba ya çocuğun saatlerce oyun oynamasına izin veren aile hemen sorumlu ilan edilebilir. Oysa şunu itiraf etmek gerekir: Çocuk endüstrisi dijital oyalama biçimleri hepimizin işine geliyor.

Hepimiz yorgunuz. Çalışıyoruz, eve geliyoruz, yemek hazırlıyoruz, faturalarla uğraşıyoruz, ilişkilerimizi sürdürüyoruz tükeniyoruz. Çocuğun eline telefon, tablet ya laptop verildiğinde çocuk oyalanıyor; anne baba süre nefes alabiliyor. Aynı anda ise çocuklarımız için sabırlı, anlayışlı, yaratıcı, bilgili sürekli ulaşılabilir anne babalar olmamız bekleniyor. Modern toplum anne babaların önüne “ideal annelik” “ideal babalık” gibi neredeyse imkânsız model koyuyor. model, sanki anne babalık yirmi dört saat, haftanın yedi günü eksiksiz dikkat, sevgi, sabır pedagojik bilinç gerektiriyormuş gibi davranıyor. İdeal anne baba çocuğuyla kaliteli zaman geçirecek, onu dinleyecek, oyun oynayacak, doğru sınırları koyacak, sağlıklı yemek hazırlayacak, ekran süresini kontrol edecek, okuluyla ilgilenecek, duygularını anlayacak bütün bunları mümkünse öfkelenmeden yapacaktır.

Hiç kimse bunu yirmi dört saat sürdüremez.

Üstelik bugün çocuk yetiştirmeye ilişkin çok sayıda pedagojik yaklaşım. çoğulluk imkân olmakla birlikte anne babaları sürekli suçlu hissettiren duruma dönüşebiliyor. Çocuğa katı davranırsanız katılığın ne kadar zararlı olduğunu anlatan sayısız teoriyle karşılaşırsınız. Çocuğa çok hoşgörülü davranırsanız kez onu şımarttığınızı söyleyen başka teoriler. Çocuktan odasını toplamasını isterseniz onun sınava hazırlanmasını engellemiş olabilirsiniz. Önce matematik çalışmasını isterseniz dinlenme ihtiyacını görmezden gelmiş sayılabilirsiniz. Önce dinlenmesine izin verirseniz defa sorumluluk duygusunu geliştirmediğiniz söylenebilir. Sonunda anne baba ne yaparsa yapsın kusurlu suçlu hâle gelebilir. Çünkü artık tek pedagojik norm değil, birbiriyle yarışan, hatta birbirini geçersiz kılan çok sayıda norm. Anne baba yalnızca çocuğunu yetiştirmeye çalışmaz; aynı zamanda sürekli değişen pedagojik tavsiyeler, dijital tehlikeler toplumsal beklentiler arasında doğru yolu bulmaya çalışır. Böylece annelik babalık, çocuğun büyümesine eşlik edilen doğal ilişki olmaktan giderek uzaklaşır; sürekli denetlenen, değerlendirilen yanlışları aranan performansa dönüşür. Anne baba artık yalnızca çocuğuna karşı değil, pedagojik teorilere, uzmanlara, topluma kendi vicdanına karşı hesap vermek zorundadır. Ne yaparsa yapsın başka türlü davranması gerektiğini söyleyen birileri mutlaka vardır. Çocuğuna sınır koyarsa suçludur, koymazsa yine suçludur. İlgilenirse aşırı koruyucudur, ilgilenmezse ihmalkârdır. Günümüzde annelik babalık, ne yaparsanız yapın sonunda yanlış yapmış sayıldığınız, suçluluk duygusunun neredeyse kaçınılmaz hâle getirildiği hastalıklı toplumsal duruma dönüşmektedir. Buradaki hastalıklı olan annelik ya babalığın kendisi değil, anne babalardan sürekli kusursuz olmalarını bekleyen onları kaçınılmaz biçimde yetersiz hissettiren toplumsal düzendir.

Anne baba başaramadığında çocuk süre tablete, dijital dünyaya bırakılır. Anne baba nefes. Fakat bırakma hâli, ideal annelik babalık imgesiyle uyuşmadığı için hemen ardından suçluluk gelir. Böylece çocukla kurulan sevgi ilişkisine suçluluk karışır. Anne baba çocuğunu sever, onun için çok şey yapar; ama aynı zamanda ona yetemediğini, onu ihmal ettiğini, onu dijital dünyanın içine bıraktığını düşünerek suçluluk duyar. nedenle günümüzde çocukla kurulan sevgi ilişkisi çoğu zaman yalnızca sevgiyle değil, suçlulukla örülüdür. Anne baba çocuğa şey verirken yalnızca onu mutlu etmeye değil, kendi suçluluğunu yatıştırmaya çalışır. Çocuk ise suçluluğun içinde hem çok korunur hem görünmez biçimde yalnız bırakılır.

Sosyal Medya Terbiye Ediyor, Eğitiyor

Birkaç hafta önce Nina Kolleck’in Der Kampf in den Köpfen. &. unsere Kinder manipulieren (2026) adlı kitabı yayımlandı. Türkçeye kabaca Kafaların İçindeki Savaş: Benzerleri Çocuklarımızı Nasıl Manipüle Ediyor? şeklinde çevrilebilir. Kolleck’in temel düşüncelerinden biri, sosyal medyanın artık yalnızca iletişim eğlence aracı olmadığıdır. benzeri platformlar, geçmişte büyük ölçüde ailenin, okulun yakın çevrenin yerine getirdiği toplumsallaştırma işlevlerini üstlenmeye başlamıştır. Kolleck, kitabında Almanya’ 15 yaşındaki gencin haftada ortalama 48 saatini, yani günde yaklaşık 7 saatini ekran karşısında geçirdiğini gösteriyor. süre, okulda geçirilen zamandan, aileyle geçirilen zamandan arkadaşlarla yüz yüze geçirilen zamandan daha fazladır.

Burada önemli olan nokta yalnızca çocukların çok fazla ekran kullanması değil. Asıl mesele, zaman içerisinde çocuğun kimler tarafından nasıl biçimlendirildiği. Çocuk günde yedi saatini rekabetin, aşağılamanın, gösterişin, ilme arzusunun sürekli karşılaştırmanın hâkim olduğu ortamda geçiriyorsa, ortam onun kişiliğinin oluşumuna katılır. Dijital kapitalizm artık evlerimizin içine, çocuk odalarına kadar girmiş durumda. YouTube, ya X gibi platformlarla mücadele etmek bireysel düzeyde son derece. Çocuğa getirilen katı yasaklar ise çoğu zaman onun okulda arkadaş çevresinde dışlanmasına yol açabilmekte. nedenle mesele artık yalnızca ebeveynlerin koyacağı kurallarla çözülebilecek sorun olmaktan çıkmıştır. Dijital kapitalizm, çocuklarımızın gündelik yaşamının ayrılmaz parçası hâline gelmiş durumdadır.

Kolleck ayrıca OECD ülkelerindeki gençlerin yaklaşık yarısının haftada 30 saatten fazla zamanını internette geçirdiğini belirtmektedir. durum, sosyalleşmenin niteliğinde köklü değişimler yarattı. Dijital çağın asıl dönüşümü yalnızca ekran karşısında uzun zaman geçirilmesi değil, ekranın sosyalleşme alanına dönüşmesidir. Artık giderek daha fazla insan, sosyal medya aracılığıyla sosyalleşmektedir. Oysa merhamet, dayanışma, empati birlikte yaşama becerileri tarihsel olarak yüz yüze ilişkiler içinde öğreniliyordu. İnsanlar birbirlerinin yüzünü görerek, sesini duyarak, beden dilini okuyarak fiziksel olarak aynı mekânı arak sosyalleşiyorlardı.

Bugün ise filtrelenmiş fotoğraflar, yapay zekâ tarafından üretilen görüntüler dijital olarak kurgulanmış hayatlar arasında yaşıyoruz. Üretilmiş gerçeklikle yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe giderek büyüyor. Yapay zekâ tarafından üretilen görüntü gerçek fotoğrafı ayırt etmek her geçen gün daha zor hâle geliyor. durum yalnızca bilgi sorununa değil, aynı zamanda gerçeklik sorununa işaret ediyor. Gerçeklik ortadan kalkmıyor; ancak ona ulaşmak giderek zorlaşıyor. Çünkü sahnelenmiş hayatlar, kurgulanmış kimlikler yapay benlikler gerçekliğin önüne geçiyor.

Sosyalleşme normalde insanların birlikte düşünmesi, hissetmesi davranması sürecinde ortaya çıkar. Oysa bugün sürecin önemli bölümünü algoritmalar üstlenmiş durumda. Kiminle arkadaş olacağımızı, hangi içerikleri göreceğimizi, neye ilgi duymamız gerektiğini hatta neye öfkeleneceğimizi büyük ölçüde algoritmalar belirliyor. ’un, ’ın ya ’un bize önerdiği insanlar içerikler üzerinden ilişki kuruyoruz. Böylece sosyal ilişkilerin kurulmasında insani tercihlerin yerini giderek teknik sistemler almaya başlıyor.

İnsan eksik başkalarına bağımlı varlık olarak dünyaya gelir. Toplumsallaşma, eksikliği giderme biçimlerinden biridir. Biçimsiz duygularımıza, düşüncelerimize davranışlarımıza içinde yaşadığımız ilişkiler aracılığıyla biçim veririz. Nasıl davranacağımızı, nelere öfkeleneceğimizi, neleri ayıp sayacağımızı, kimlere hayranlık duyacağımızı kendimizi nasıl göreceğimizi süreç içinde öğreniriz.

Sosyoloji uzun zamandır insanın sosyalleşmiş olarak doğmadığını, sosyalliği süreç içinde öğrendiğini söyler. İnsan önce ailesinde sevilmeyi, kabul edilmeyi aidiyet duygusunu öğrenir. Daha sonra okulda birlikte yaşamanın kurallarıyla karşılaşır; arkadaşları arasında iş birliğini, rekabeti, çatışmayı uzlaşmayı deneyimler. Klasik sosyoloji süreci birincil ikincil sosyalleşme olarak tanımlar. Daha sonra üniversite, meslek eğitimi çalışma hayatı üçüncül sosyalleşme alanları olarak görülür. Günümüzde ise bunların üzerine yeni katman eklenmiştir: dijital sosyalleşme.

Ancak dijital sosyalleşme önceki aşamalardan yalnızca biri değildir. Bebeklikten itibaren hayatın bütün aşamalarına nüfuz eden sosyalleşme biçimlerini dönüştüren süreçtir. Çocuk ailesiyle otururken, okuldayken, arkadaş grubunun içindeyken hatta odasında yalnız kaldığında bile dijital dünyanın etkisi altındadır. nedenle dijital sosyalleşme artık sosyalleşme biçimlerine eklenen süreç değil, onların tamamını kuşatan çerçeve hâline gelmiştir.

Sosyal medya yalnızca çocuğun arkadaşlarıyla konuştuğu araç değildir. Ona neyin güzel olduğunu, neyin başarılı sayıldığını, nasıl görünmesi gerektiğini, hangi bedenin arzu edilir olduğunu, neye gülmesi neye öfkelenmesi gerektiğini gösterir. nedenle çocuk yalnızca toplumsallaşmıyor; aynı zamanda toplumsallaştırılıyor. ayrım kanımca önemli: Toplumsallaşmak karşılıklı süreçtir. Çocuk başkalarıyla ilişki kurar, onları değiştirir kendisi değişir. Toplumsallaştırılmak ise daha edilgen konumu anlatır. Çocuk başkalarının hazırladığı sistemlerin içine girer onların mantığına uyum sağlar. Dijital dünyada “başkaları” artık yalnızca insanlar değil. Algoritmalar, şirketler, reklam sistemleri, fenomenler görünmeyen ekonomik çıkarlar çocuğun sosyalleşmesine katılır.

başka değişim kimlikler alanında yaşanmaktadır. Geçmişte Mardin’in köyünde doğan çocuğun kimliği daha belirli kategoriler üzerinden tanımlanıyordu: Kürt, Arap, Süryani, Müslüman, Hristiyan, kadın ya erkek olmak. kimlikler ortadan kalkmadı; ancak belirleyici güçlerini kısmen kaybettiler. Dijitalleşmeyle birlikte daha önce görünmez kalan çok sayıda kimlik yaşam deneyimi görünür hâle geldi. İnsanlar kendilerini anlatabilir, temsil edebilir görünür kılabilir oldular. Fakat burada yeni paradoks ortaya çıktı: Herkesin konuşabildiği ortamda anlam üretmek zorlaştı. Bilgi çoğaldı, fakat anlam azaldı. Sürekli akan içerikler arasında insanlar daha fazla veriye ulaşıyor; ancak verileri yorumlamak anlamlandırmak giderek güçleşiyor.

Kolleck’in aktardığı verilere göre günümüz gençlerinin yaklaşık üçte ikisi haber bilgiyi öncelikle sosyal medya üzerinden edinmektedir. Oysa geçmişte bilgi büyük ölçüde gazetelerden, kitaplardan, üniversitelerden ya uzman kurumlardan alınırdı. Bugün ise haber akışının önemli bölümü algoritmalar tarafından düzenlenmektedir. nedenle yalnızca bilginin kendisi değil, hangi bilginin bize ulaşacağı kontrol edilmektedir. Üstelik bilgi herkes için aynı değildir. Algoritmalar her kullanıcıya farklı dünya sunar. Böylece insanlar ortak gerçekliği mak yerine, kendi algoritmik evrenlerinde yaşamaya başlarlar.

Sonuç olarak sorun yalnızca ekran başında geçirilen saatler değildir. Asıl mesele, sosyalleşmenin, gerçeklik algısının, kimlik oluşumunun bilgiye erişimin giderek algoritmalar tarafından şekillendirilmesidir. Dijital kapitalizm artık yalnızca ekonomiyi değil, insanların nasıl düşüneceğini, ne hissedeceğini, neyi önemli bulacağını dünyayı nasıl algılayacağını etkileyen temel toplumsal güç hâline gelmiştir.

Devam edecek…