Gereksiz uzatılmış, insanı esnetmekten uyuşturan modern kurumsal dünyayı iki köylünün bitmek bilmeyen salaklıklarını geride bırakıp nihayet hedef küçülttüğüm elit listenin ilk filmine, 1961 yapımı Yojimbo’ya geldim. dürüst olayım: Heh, işte şimdi gerçekten iyi film izledim! Buraya kadar Kurosawa sinemasından yediğim hantal darbelerden sonra film bana çölde vaha gibi geldi. Sinematografik olarak ritmi öyle güzel akıyor ki, kronik “sıkıntı” hastalığını defa neredeyse hiç hissetmedim.
Bana göre filmin kadar iyi olmasının sebebi, Kurosawa’nın didaktik, kasıntı felsefi havaları kenara bırakıp tamamen kamereya yönetmenliğe odaklanmış dinamik sokak hikayesi anlatmış olması.
Filmin atmosferi direkt seni içine çekiyor zaten. Kurak, rüzgarın sokaklarında tozları savurduğu, sessiz tekinsiz kasabaya ayak basıyor isimsiz samurayımız (Sanjuro Kuwabatake – yine sefer gerçekten muazzam oynayan Toshiro Mifune). Kasaba resmen leş kokuyor; iki tane kumarbaz mafya grubu (biri ipek tüccarının, diğeri şarap tüccarının arkasına sığınmış it sürüleri) kasabayı haraca bağlamış, birbirlerini yiyorlar. Sokaklar bomboş, dükkanlar kapalı, sadece tabutçu para kazanıyor, olay kadar vahşi.
Bizim yalnız samuray ise kadar karizmatik “sokak köpeği” kafasında adam ki, izlerken bana sanki RPG oyununda seviyesi maksimuma ulaşmış, canı sıkıldığı için iki ezik klanın arasına girip ortalığı birbirine katan cool karakterleri hatırlattı. Adam gidiyor, gücünü iki tarafa parayla satacak gibi yapıp blöflerle, zekice hamlelerle iki yozlaşmış çeteyi birbirine kırdırıyor. Filmin temposu kadar dengeli ki; kılıç çekme sahnelerindeki ani, patlayıcı şiddet arkasından gelen absürt mizah beni ilk defa ekran karşısında gerçekten eğlendirdi diye düşündüm.
Film her ne kadar saf aksiyon gibi aksa Kurosawa’nın kurak kasabanın tozlu sokaklarına çok naif felsefi detaylar gizlediğini fark ettim ama yani tabi ki biraz overreading
- Açılış Sahnesindeki Kopuk El Taşıyan Köpek: Filmin hemen başında kasabaya girerken yanından ağzında kesik insan eliyle geçen sokak köpeği sahnesi… Bence tek kelimeyle muazzam semboldü. Kurosawa tek kareyle bize kasabanın ne kadar yozlaştığını, insan hayatının değerinin köpek maması seviyesine düştüğünü adaletin tamamen yok olduğunu tokat gibi anlatmış sanki.
- Samurayın İsmini Seçtiği Sahne (Kuwabatake Sanjuro): Adamın gerçek adı. Kendisine adını sorduklarında pencereden dışarıdaki dut tarlalarına bakıp “Adım Sanjuro Kuwabatake (Dut Tarlası)” diyor. Bence onun köksüzlüğünün, hiçbir sisteme, devlete ya feodal beyefendiye ait olmadığının simgesiydi. Adam sadece doğanın anın parçası, sistemin tamamen dışında serbest elektron gibiydi bana.
- Geleneksel Kılıç Karşısında Modern Tabanca: Çetenin küçük kardeşinin kasabaya elinde batı malı revolver (altıpatlar) tabancayla dönmesi onunla caka satması bence çok net felsefi çatışmaydı. Kurosawa burada eski samuray onurunun, kılıç disiplininin, batıdan gelen “mesafeli zahmetsiz” ölüm makinesi karşısında nasıl çaresiz kalacağını dönemin nasıl değiştiğini tabancanın tekinsizliğiyle hissettirmek istemiş gibi geldi.
- Toz Fırtınası Sokaklar: Filmin final düellosunda iki taraf karşı karşıya gelirken sokakta esen muazzam toz fırtınası, Kurosawa’nın çok sevdiğim doğa sembolizminin en temiz haliydi. Toz bulutu, kasabanın üzerindeki kirli geçmişin, yozlaşmanın çetelerin vahşetinin artık tamamen havaya savrulup yok olacağını, samurayın kılıcıyla orayı temizleyeceğini anlatan harika atmosferdi bence.
Toparlamam gerekirse; Yojimbo, hantal insanı delirten Kurosawa filmlerinden sonra sinema aşkımı adeta tazeleyen, ritmiyle, Toshiro Mifune’nin muazzam sakal kaşıma hareketleriyle zekice kurgulanmış senaryosuyla beni gerçekten etkileyen ilk film. Sergio Leone’nin filmi izleyip neden western türünü baştan yaratmak istediğini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Demek ki usta isteyince sahneyi sündürmeden harika işler çıkarabiliyormuş.
Nihayet aklımda hoş yerde kalacak seriye harika başlangıç yaptık. Şimdi hiç vakit kaybetmeden, isiz samurayın tık daha mizahi zeki devam hikayesine geçiyorum. Sırada 1962 yapımı Sanjuro var let’s.