Yojimbo Sanjuro’nun dinamik ritminden sonra, Kurosawa’nın modern döneme geri döndüğü 1963 yapımı polisiye başyapıtı Tengoku to Jigoku (High and Low)’u izledim. Dürüst olmak gerekirse, Stray Dog’daki bomboş sokak koşturmacalarından veya The Bad Sleep Well’in insanı uyutan kurumsal hantallığından sonra film bana ders niteliğindeki gerilimlerinden biri gibi geldi.
Kurosawa’nın sahneleri sündürme, uzun cut’lar kullanma huyu filmde var (özellikle ilk yarıda), ama sefer uzunluklar beni esnetmedi; aksine odanın içindeki ahlaki gerilimi baskıyı iliklerime kadar hissetmemi sağladı. Başı sonu ne kadar belli, ritmi ne kadar geometrik film böyle!
Film resmen iki keskin parçaya bölünmüş durumda yapıya hayran kaldım. İlk yarı tamamen “bottle film” gibi zengin ayakkabı fabrikası yöneticisi olan Gondo’nun (yine harika oynayan Toshiro Mifune) tepedeki lüks, klimalı evinin içinde geçiyor. Gondo, şirketin tüm kontrolünü ele geçirmek için hayatının hamlesini yapıp her şeyini ipotek etmişken telefon geliyor: Oğlunun kaçırıldığını söylüyorlar. Ama ufak pürüz var; fidyeci yanlış çocuğu, yani Gondo’nun şoförünün oğlunu kaçırmış!
İşte Kurosawa’nın muazzam geometrisi burada başlıyor. Fidyeci parayı yine istiyor. Gondo ya şoförünün oğlu için tüm servetini, geleceğini, kariyerini feda edip “cehenneme” inecek ya kendi burjuva hayatını koruyup çocuğun ölümünü izleyecek. Odanın içindeki polislerin, Gondo’nun şoförün arasındaki dikey hiyerarşi psikolojik savaş kadar iyi işlenmiş ki, kadrajlardaki karakter dizilimleri bile bana satranç tahtasını hatırlattı.
Filmin ikinci yarısı ise tamamen kabuk değiştiriyor. Gondo kararını verdikten sonra evden çıkıyoruz kendimizi Tokyo sokaklarında, tren istasyonlarında, leş gibi kokan eroin bataklıklarında tıkır tıkır işleyen muazzam usul dedektiflik avının içinde buluyoruz. dönemin teknik yetersizliklerine rağmen polislerin fidyeciyi adım adım köşeye sıkıştırma süreçleri, sıcak tren sahnesindeki ani gerilim bence bugünkü modern polisiye filmlerine bile taş çıkartır.
Kurosawa filmde “Cennet” “Cehennem” metaforunu hem toplumsal hem mekansal olarak kadar naif temiz işlemiş.
- Tepedeki Ev Aşağıdaki Gecekondular (Mekansal Kast Sistemi): Gondo’nun evi Tokyo’ya tamamen yukarıdan bakan, lüks, cam kaplı devasa kule. Katilin evi ise aşağıda, sıcaktan kavrulan, gürültülü yoksul bataklığın tam ortasında. Katilin eve bakıp “Burası kışın buz gibi, yazın cehennem gibi oluyor. Tepedeki klimalı eve her baktığımda nefretim büyüdü” demesi, bence kapitalizmin yarattığı sınıfsal uçurumun saf hasedin en net sembolüydü.
- Renkli Duman Sahnesi: Siyah-beyaz filmin ortasında, polisin fidyecinin izini bulmak için yaktığı çöp konteynerinden çıkan pembe renkli duman… Bence sinema tarihinin en zekice, en estetik görsel hamlelerinden biriydi. tekdüze yozlaşmış Tokyo atmosferinin içinden fırlayan pembe duman, vicdanın adaletin karanlık cehennemin içindeki ani parlamasını simgeliyordu sanki.
- Finaldeki Demir Parmaklıklar Aynadaki Yüzleşme: Filmin sonunda Gondo katilin hapishanedeki cam bölmenin arkasından birbirleriyle konuştukları sahne… Katil deliler gibi bağırıp ağlarken camdaki yansımalar yüzünden ikisinin yüzü birbirine karışıyor. Kurosawa orada bize “Eğer şartlar biraz farklı olsaydı, roller tam tersi olabilirdi; aslında ikiniz aynı insani hamurun iki farklı uç noktasısınız” felsefesini iki yüzün iç içe geçmesiyle tokat gibi anlatmış bence.
Uzun lafın kısası; High and Low, sarkan tempolu eski Kurosawa filmlerine hiç benzemeyen, ilk saniyesinden son saniyesinde kadar ahlaki ikilemi suç psikolojisini iliklerinize kadar hissettiren muazzam başyapıt olmuş bence. Listeyi daraltmakla ne kadar doğru karar verdiğimi filmle kez daha anladım. Aklımda gerçekten çok yüksek, çok saygın yerde konumlandı.
nefes kesen polisiye avından sonra, yine Ikiru’daki gibi insan ruhunun derinliklerine, sefalete bilgeliğe uzanan meşhur 3 saatlik dramaya geçiyorum. Sırada 1965 yapımı, Toshiro Mifune ustanın yollarını ayıran son efsane var: Red Beard (Kızıl Sakal).
Bakalım taşra hastanesinin sefil koridorlarında bizi nasıl insanlık sınavı bekliyor, hazır olduğunda şifa kapısını aralayalım!