John Carpenter denince akla genellikle garip korkular (weird horror), distopik atmosferler veya maskeli katiller gelir. Ancak usta yönetmenin filmografisinde öyle cevher var ki, bilimkurgu ambalajının içine sarılmış en naif, en dokunaklı yol hikayelerinden biri Starman (1984). Voyager 2’deki barışçıl davete icabet edip Dünyamıza gelen, ancak dostça karşılanmak yerine hükümet tarafından aracı düşürülen uzaylının hikayesini anlatıyor. Wisconsin kırsalında, ölen kocasının yasıyla kavrulan genç kadının, Jenny Hayden’ın evine sığınan varlık; adamın saç telinden kendini klonlayarak onun bedenini alıyor. İşte hikayemiz tam burada, yas tutan kadın insanlığı sıfırdan öğrenmeye çalışan uzaylının, 1977 metalik turuncu Mustang‘a atlayıp Arizona’ya doğru yola çıkmasıyla başlıyor.

İki Farklı Karakter, Tek Yolculuk

Filmin sırtını yasladığı karakter dinamikleri muazzam işlenmiş. Jeff Bridges’ın canlandırdığı Starman, başlarda tamamen mekanik, kelimeleri sadece taklit eden insan bedenine adapte olmaya çalışan formdayken; yol boyunca sevgiyi, hüznü, adaleti fedakarlığı öğreniyor. Onun gözünden insanlık; en kötü durumdayken bile içindeki en iyi potansiyeli çıkarabilen tuhaf, vahşi ama kadar büyüleyici
Karşısındaki Jenny Hayden (Karen Allen) ise filmin asıl duygusal motoru. Dehşet inkarla başlayan kaçırılma hikayesi, ölen kocasının suretine duyduğu derin özlemle birleşince izlemesi çok güçlü psikolojik sürece evriliyor. Jenny, travmalarının esiri olmuş kadından, sistemin acımasızlığına karşı sevdiği şeyi korumak için dimdik duran figüre dönüşüyor.

Zamansız Eleştiri: Sistemin Polisin Şiddet Refleksi

Starman’i sadece romantik bilimkurgu olmaktan çıkarıp bugünün dünyasına bile bağlayan şey, Carpenter’ın dönem alt metne ustalıkla yerleştirdiği sistem eleştirisi. 1980’lerin Soğuk Savaş paranoyasını devletin “güvenlik” adı altında nasıl canavara dönüşebileceğini filmde çok net görüyoruz.
Özellikle meşhur araba kovalamacası sahnesi, bugünün polis şiddeti tartışmalarına ışık tutan cinsten. Kolluk kuvvetleri, karşılarında “tehlikeli suçlu” olduğunu düşündükleri an rasyonel bağlarını tamamen koparıyorlar. Arabanın içinde masum, kaçırılmış aslında kurtarılması gereken sivil vatandaşın (Jenny) olduğunu bile bile gözlerini kırpmadan araca ateş açıyorlar. Buradaki agresiflik öldürme motivasyonu, sistemin “tehdidi yok etmek” uğruna kendi insanını bile harcamaktan çekinmediğini yüzümüze çarpıyor. Polisin önce silahsızlandırmak veya sivil korumak yerine direkt öldürücü güce başvurması, Carpenter’ın 1984’ten günümüze fırlattığı en sert tokatlardan.

Son Söz

Starman, dönemin Amerikan taşrasını boydan boya geçerken hem görsel seyir zevki sunuyor hem insan olmanın, sevmenin vedalaşmanın ne demek olduğunu sorgulatıyor. Devletin ordunun uzaylıyı sadece “otopsi masasına yatırılacak canlı” olarak gördüğü acımasız dünyaya inat; turuncu Mustang’in içinde filizlenen hikaye, insanlığın hala kurtarılabilir yanı olduğunu hatırlatıyor.