James Cameron sineması denince akla hep “büyük vizyon”, “görkemli prodüksiyon” gibi cilalı laflar gelir ama 1989 yapımı The Abyss, cilayı kazıdığınızda altından ne kadar büyük beceriksizlik çıkabileceğinin en somut kanıtı. Karşımızda ne anlatacağını bilmeyen, anlatmaya çalıştığı şeyi eline yüzüne bulaştıran, yönetmenlik koltuğunda sinemacının değil sadece teknik oyuncaklarıyla oynayan mühendisin oturduğu fiyasko.
Çorba Olmuş Senaryo: Ne Anlatıyorsun Kardeşim?Filmin en büyük problemi, senaryonun kelimenin tam anlamıyla darmadağın olması. Hikaye nükleer denizaltı kriziyle, yani vaatkar Soğuk Savaş gerilimiyle başlıyor. Tam “Güzel, klostrofobik hayatta kalma mücadelesi izleyeceğiz” diyorsunuz; film vitesi kırıp anda boşanma aşamasındaki çiftin toksik evlilik terapisine sarıyor. Dakikalarca ikilinin birbirine bağırmasını izlemek zorunda kalıyoruz.
Sonra araya “Hadi biraz uzaylı/yaratık sosu ekleyelim” deniyor. Peki finalde neye bağlanıyor? “Nükleer bombalar kötü, insanlar savaşmasın, uzaylılar aslında bizi çok seviyor” kıvamında, 80’ler kamu spotu seviyesinde, inanılmaz çiğ klişe mesaja…
Seyirci olarak üç saat boyunca okyanusun dibinde hapis kalıyoruz ama senaryo kadar odaktsız ki, final jeneriği aktığında elimizde hiçbir şey kalmıyor. film hem her şeyi anlatmaya çalışıp hem nasıl hiçbir şey anlatamaz, Cameron bunun dersini vermiş.
Senaryodaki beceriksizlik karakter yazımına aynen yansımış. Karakterlerin hiçbiri yaşayan, derinliği olan insanlar değil; hepsi birer karton.
- Teğmen Coffey (Michael Biehn): Sinema tarihinin en düz, en tahmin edilebilir “deliren asker” klişesi olabilir. Adamın yüksek basınçtan delirmesini izlemiyoruz; adam filme zaten potansiyel psikopat olarak giriyor, tek yaptığı şey bıyık burup paranoik bakışlar atmak.
- Bud Lindsey: Aralarındaki güya “büyük aşkı” hissetmemiz için kadının boğulması adamın ona tokat atarak suni teneffüs yapması gerekiyor. Cameron, insani ilişkileri duyguları kadar kaba saba, kadar çiğ diyaloglarla aktarıyor ki, noktadan sonra karakterlerin kaderi zerre umurunuzda olmuyor.
Gelelim James Cameron’ın “rezalet” olarak tanımlanabilecek yönetmenlik tercihine. Cameron filmde yönetmenliği tamamen unutmuş. Onun tek derdi kamerayı nereye koyacağı, sahneyi nasıl kuracağı değil; “Suyu nasıl daha gerçekçi gösteririm, dijital efekti nasıl büyütürüm” saplantısı.
yönetmenin asli görevi hikaye anlatmak tempoyu ayarlamaktır. The Abyss’te ise tempo yerlerde sürünüyor. Dakikalarca suyun altında birbirine bakan mekanik aletler, denizaltı pencereleri hiçbir amaca hizmet etmeyen su altı çekimleri izliyoruz. Cameron teknik laboratuvar deneyi yapmak istemiş, bunu sinema filmi diye önümüze koymuş. Teknik olarak sinema tarihini ilerletmiş olabilir ama onu iyi film yapmaz.
Son Söz: The Abyss, baştan aşağı yönetmenlik fiyaskosu. Ne anlatacağı belli olmayan senaryosu, karikatür karakterleri teknik saplantısı yüzünden seyirciyi okyanusun dibinde boğan zaman kaybı. Görselliğin arkasına saklanmış koca hiçlik.