Sinemada farklı türleri tek çatı altında toplamak her zaman büyük risk taşır. Romantizm bilim kurguyu, hayatta kalma mücadelesi aksiyon korkuyu harmanlamak kibritle barutu yan yana getirmek gibi; küçük uyumsuzluk tüm yapıyı patlatabilir. Yönetmen koltuğunda Scott Derrickson’ın oturduğu, başrollerini Miles Teller Anya Taylor-Joy’un tığı The Gorge, riski göze alan ancak yarı yolda tıkanan yapımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

Yanlış Pazarlama

Öncelikle filmin etiketleriyle ilgili büyük kafa karışıklığını netleştirmek gerekiyor. Ortada ne sert bilimsel altyapı var ne doğru düzgün teknoloji ne distopik evren mühendisliği; yani filmde gerçeğinden anlamda bilimkurgu esintisi bulmak neredeyse imkansız. Sadece “gizli askeri tesis mutant/yaratık varlıklar” klişesi yüzünden her şeyi otomatik olarak bilimkurgu korku sepetine atıyorlar. Korku tarafı deseniz, insanı germekten çok sadece kafa karıştıran canavar tasarımlarından ibaret. Film ne gerçek korku filmi ne bilimkurgu; sırf pazarlama kurbanı olmuş, ne olduğu belirsiz melez

İzolasyonun Gölgesinde Başlayan Bağ ( Harika İlk Yarı)

Filmin konusu, ilk bakışta klasik askeri-görev hikayesini andırıyor: Dünyanın en iyi keskin nişancılarından biri olan Levi (Miles Teller) son derece yetkili ajan olan Drasa (Anya Taylor-Joy), dünyanın ortasındaki devasa gizemli vadinin (gorge) iki karşı yaka kulesinde nöbet tutmak üzere görevlendirilir. Kurallar katıdır: yıl boyunca kimseyle iletişim kurmayacaklar, vadinin dibinde ne olduğunu bilmeyecekler sadece gözlem yapacaklardır.

Ancak Derrickson, hikayenin noktasında karakter odaklı derinlik katıyor. Tamamen izole edilmiş iki karakter, kuralları hiçe sayarak uzaktan uzağa (dürbünler, el işaretleriyle yazışarak) birbirleriyle bağ kurmaya başlıyor. romantik melankolik fikir kadar tatlı işlenmiş ki, insan “keşke film hiç aksiyona girmese sadece iki insanın kulelerdeki hayatını izlesek” diyor. Miles Teller Anya Taylor-Joy’un aralarındaki kimya, filmin ilk yarısını adeta sırtlıyor. Fiziksel olarak kilometrelerce uzakta olmalarına rağmen aralarındaki duygusal yakınlaşma oldukça zarif atmosfer yaratıyor.

Tür Değiştiren Kâbus: Romantizmden “Beyinsiz” Aksiyona

The Gorge’u sıradan romantik yapımından ayıran, filmin ortasından itibaren ton değiştirmesi. Ne yazık ki vadinin dibindeki tehlike canavarlar işin içine girince senaryo zarif yapıyı çöpe atıp bildiğimiz aksiyon batağına saplanıyor.

Şahsen aksiyona mesafeli biri olarak, ikinci yarıdaki tamamen beyinsizce kurgulanmış curcuna insanı acayip yoruyor. İlk yarıdaki incecik psikolojik romantik doku, yerini kafa yoran çatışmalara bırakıyor. Her ne kadar yönetmen Derrickson’ın korku sinemasındaki geçmiş tecrübesi (Sinister, The Black Phone) sahnelerdeki klostrofobik atmosferi ayakta tutmaya çalışsa keskin geçiş tematik olarak epey yorucu.

Anya Taylor-Joy Faktörü

Kurtarıyor ? Hem nasıl! Anya Taylor-Joy olmasa film gerçekten her şeyini kaybederdi. Miles Teller fena oynamıyor ama Anya ekrana geldiği anda filmin ağırlık merkezi direkt değişiyor. Gizemli, keskin kadar güçlü duruşuyla senaryonun döküldüğü yerleri adeta tek başına topluyor. İkinci yarıdaki yorucu aksiyonun içinde bile gözümüzü ondan alamıyorsak, sebebi tamamen oyunculuk.

Anya-Taylor Joy Teknik Başarılar Müzik

Filmin atmosferini tamamlayan en büyük unsurlardan biri görsel tasarımı müzikleri. Görüntü yönetmeni Dan Laustsen’in sisli, karanlık tehditkar renk paleti, vadinin doğasındaki tehlikeyi sürekli hissettiriyor. Ayrıca, Trent Reznor Atticus Ross ikilisinin imza attığı müzikler, yapımın tonuna ayak uydurarak izleyiciyi diken üstünde tutmayı başarıyor.

Ayrıca, Trent Reznor Atticus Ross ikilisinin imza attığı müzikler, yapımın tonuna ayak uydurarak izleyiciyi diken üstünde tutmayı başarıyor; ama filmin en kral olayı net şekilde müzikler falan değil, Ramones! ooo, albümü plağı koyuyorlar direkt Blitzkrieg Bop çalıyor ya baştan sona… En azılı Ramones hayranı olarak sahnede kendimden geçtim resmen.

Sonuç

The Gorge, kusursuz film olmasa sinemada farklı denemelere aç olanlar için ortalama deneyim sunuyor. Romantizm aksiyonu aynı tencerede eritme çabası ikinci yarıda raydan çıkmasa çok daha güçlü iş olabilirdi. Yine Anya Taylor-Joy’un devleştiği performans ilk yarının naif izolasyon havası için şans vermeye değer.