İnsanı değiştiren, insanla birlikte değişen eşya, kültürel belleğin meydana getirilmesinde önemli yere sahip; sosyalleşme, tüketim, ritüel aidiyet simgesi olarak gerçeklik inşası sağlıyor. 

Vakti zamanında insanın zihnini çalıştırarak ürettiği eşyalar, bugün sürekli satın alınan biriktirilerek kendilerine bağlanılan şeylere dönüştü. Başka deyişle meta sevgisi tüketim meftunluğu, eşyalarla kurduğumuz ilişkiyi farklılaştırdı. Wolfgang Schivelbusch, Nesnelerin Tükenen Hayatı’nda (Çeviren: Neslihan Azeri, Kolektif Kitap, 2024) bunu anlatmıştı:

Tüketen, olduğu şekilde kalırken malların miktarı, Marx’ın deyişiyle devasa taşkın hâlinde yükselerek onu boğacak duruma gelir. Tüketen için problem, tekil olarak şeyle ilişki kurmasına rağmen tekil şey, endüstriyelleşme aracılığıyla gözlerinin önünde karakterini, doğasını hacmini değiştirir. Ekonomide aşırı üretim sorunu olarak ortaya çıkan şey, psikolojide kendisini meta stresi olarak hissettirdi. Bununla kast edilen, tektipleşmiş artan miktardaki nesneleri tüketicinin zihinsel manada ‘ele geçirebilmek’ için kişisel olarak sarf ettiği enerjiden başka şey değildir.

Arkeolog Chip Colwell, Ne Çok Eşya’ tüketim birikimin yanı sıra insan-şey ilişkisini güvenlik, statü, aidiyet ritüel bağlamında incelerken yeterli olan fazla arasındaki sınırın aşılma sürecini geçmişe bugüne bakarak ortaya koyuyor. 

Kimliklerin ‘işaretçileri’ 

Eşyayla dolu dünyada Collwell’ın yola çıkarken yönelttiği yanıtını bulmaya çalıştığı soru “İnsanı insan yapan şeyleri nasıl yapmaya başladık?” soruya cevap ararken tarihin başına, hatta tarihöncesine uzanmak gerekiyor. Başka deyişle kendi yaptığı şeylerle tanımlanan eşyalarla çevrelenen insanı anlamayı zorunlu kılıyor. 

Kişisel gelişim cemaati 

Collwell’a göre etrafındaki doğal maddeleri kaynakları dönüştürebileceğini fark eden insan, eşya yapmaya başlayarak nesne ilişkisine yön verdi; taşı taş olmaktan çıkarıp mızrak ucu hâline getirdi mesela. Sonra benzeri aletler ne yapabileceğini kavradı. Yazarın ifadesiyle insan, hem eşya yapmayı hem onun işlevini anladı. Ardından işlevin ötesine geçip sanat aşamasına ulaştı. Daha sonra ise eşya üretimini seri hâle getirerek yeni sistem inşa etti tüketim kültürüne imza. Böylece işlev ihtiyaç eşiğini aşarak almaya istiflemeye yöneldi. 

Colwell, süreci anlamak anlatmak için milyonlarca yıllık yolculuğa çıkıp günümüzün gemi azıya almış tüketimciliğine ulaşıyor. Doğal maddeleri kaynakları keşfeden hayvanların ilk insanın, ihtiyaç dâhilinde yaptığı eşyaların, tarihin akışını değiştirdiğini; daha doğrusu tarihin doğuşunu sağladığını tarihyazımına imkân verdiğini hatırlatırken önce alet yapan insana rastlıyor, sonra aletlerin insanı insan hâline getirişine. Başka deyişle evrime devrime doğru seyahate çıkıyor. Dahası, insanöncesinden insan beyninin gelişimine zekileşmesine uzanan yolu kat ederek Homo Faber’e erişme anlamına geliyor. 

‘Yeryüzü, geçmiş geleceğin enkaz yığınıdır’ 

Colwell’ın yolculuğunda yalnızca alet eşya yapan değil, sembolik düşünmeye adım atarken sanat eserleri inanç nesneleri yaratan anlam üreten insan süreci tepetaklak eden ise paranın icadı satın alma kültürünün başlaması. Söz konusu durum, Colwell’ın ifade ettiği “nesnelerin hikâyeleri birbirine bağlayarak nesilleri dokumasında” yeni aşamaya denk geliyordu: Nesnelerin aktarımı, önce değiş-tokuşa oradan satın almaya, ardından tüketime biriktirmeye evriliyordu. Yazar, tarihsel çizgiyi yorumlarken benlik-nesne ilişkisinin sahip olma üzerinden kurulduğunu anımsatıyor:

Benlik nesnelerin sentezlenmesine aracı olan ilişkiler nesneler yapma onlara sahip olma, nesnelerle faaliyetlerde bulunmayı isteme onlarla birlikte dünyada olma ilişkileridir. ‘Kim olduğumuzu anlamamızda en önemli etken sahip olduğumuz nesnelerdir’ der Russell. ‘İnsanlar sahip olduğu şeyler aracılığıyla çeşit var olma hissini arar, ifade eder, onaylar kesinleştirir.’ Nesneler kimliklerimizin aracıdır. Sahip olduğumuz kullandığımız nesneler, hem grup hem kişi düzeyinde kimliklerin ‘işaretçileri’ hâline gelir. işaretçilerin etkisi, toplulukla hangi düzeyde ortaklık taşıdığına bağlı olacaktır. Aşırı pahalı Louis Vuitton çanta takmak zenginlik gösterir fakat anneannemden miras kalan antika çanta, sahibi tarafından ne kadar sevilirse sevilsin, topluluğun üyelerine pek önemli mesaj göndermeyebilir.

Düşünmeyen ‘teknolojik üst insan’ 
Reklamcıların ‘duygusal’ marifeti 

Colwell, eşyanın hem geçmişin hatıraların hem anlamın aktarımını sağladığını anlattığı incelemesinde, insanın gerek ihtiyaç gerek tüketim bağlamında onlarla kurduğu ilişkiye odaklanırken “nesneler işlevlerinin çok daha ötesine geçer, birden fazla anlam yüklenerek iktidar alanlarına dönüşür” diyor. Bahsettiği anlamların gücünü etkisini açıklıyor yazar:

Anlamların cazibesi gereği öyle egemenliğe sahiptir ki insanlar dünyadaki konumunu teyit kendi olabilmek için sürekli onlara ihtiyaç duyar. Anlam, insanlar için öyle kuvvetli itici güçtür ki sonraki büyük sıçramanın temelini oluşturmuştur: Her şeyin daha fazlasını elde etmeye yönelik tahmini imkânsız arzuyu.

Daha fazla üretmeye, satın almaya tüketmeye giden yolun taşlarını döşeyen bakış açısı, yaşamı hızlı akış hâline getirirken modern nesnelerin var ettiği Sanayi Çağı’na, oradan tüketimciliğe, ifadeyle kitlesel tüketici pazarına doğru süratli yolculuk başlattı. Burada Colwell’a göre reklamcılık önemli rol oynuyordu:

1950’lerde reklamcılar, müşterileri ürünlerinin performansına iknanın yanı sıra onlara yönelik duygusal etkiler taşıyan ‘markalı ürün teklifleri’ yaratmakta özel uzmanlık kazandırdı. Ürünler, rafta yanlarında duran ürünlerin performansını geride bırakmanın yanı sıra müşterilere hitap ederek onların benlik algılarını dünya görüşlerini güçlendirmek durumundaydı.

Dikkatin akıştan koparılması 

Haddinden çok üretilen nesneleri fazla fazla satın alarak kapitalizmin neoliberalizmin iyi yaşam vaadinin gerçekleşebileceğini düşünenlerin sayısının arttığı dönemleri hatırlatan Colwell, isteme-satın alma-mutsuzluk (tatminsizlik) bağlantısının işlediği düzenin önemli ayrıntısını ıyor:

Reklamcılar insanları şeyleri almaya zorlayamaz. Fakat müşterileri belirli ürünün ihtiyaçlarını karşılayacağına ikna edebilir ya onları yönde harekete geçirebilirler. Üstelik tüketimin insanları mutlu etmediğini biliyoruz. (…) Psikoloji profesörü Bruce Hood’a göre modern tüketim, satın aldığımız şeylerin gerçek ihtiyaçlarımızı karşılayacağı yönünde çarpıtılmış inançla yani ‘yanlış isteme’ ilişkili müşterek insanlık sorunu. anlamda yanlış isteme modern tüketimin yan ürünü değil, en can alıcı özelliğidir. Müşterileri gerçekten mutlu etmek şirketlere yarardan çok zarar getirir, oysa müşterilerin tatminsiz olmasından kazanacakları çok şey vardır. 

Sahip olduklarınız sahibiniz olur 

Colwell, insanın ihtiyaçtan yanlış istemeye uzanan nesne ilişkisinin, gelip tüketime dayandığını bunun “daha fazlası” gibi garabet yarattığını söylüyor. durumun kişinin satın aldıklarıyla saygınlık kazanma tüketerek varlığını pekiştirme arzusundan kaynaklandığını anımsatıyor. Hızlı eskitme kullan-at ise tüketim tutkusunun düsturu hâline geliyor. Bahsi geçen durumun adım ötesinin bulunduğu notunu düşüyor yazar:

veya iki kez kullanıldıktan sonra fırlatılıp atılmak üzere satın alınan şeyler, hiç durmadan düşünmeden tüketmeye olanak tanımıştı. yaşam tarzı herhâlde oldukça cazip görünüyordu çünkü seçme özgürlüğü, çalışmaktan kurtuluş boş zaman gibi değerleri somutlaştırıyordu. Herkesin yaşam kalitesini artırmanın yolu olarak kucaklanmıştı. Earnest Elmo Calkins’in yazdığı gibi ‘düşük yaşam standardı çıkmazından kurtulmanın yolu düşünmeden harcamak, hatta yaratıcılıkla israf etmektir.’ (…) Dünyamızın yarattığı kullan-at hayat tarzından daha ilginci, koşullarda dahi pek çok insanın çok fazla eşyayla yaşaması. İnsanlar kelimenin tam anlamıyla kendi eşyaları arasında boğuluyor.

Yanlış isteme şeylere aşırı sahip olma arzusu, istifçiliğin başka şekli. Kıtlıktan az olana ulaşma güçlüğünden sonra “bolluğun” ortasına düşen insanın âdeta büyük açgözlülükle eşya edinmesi, Colwell’a göre hem mülkiyetin ifadesine dönüşüyor hem psikolojik buhrana denk geliyor. 

“Chip Colwell’ın yolculuğunda yalnızca alet eşya yapan değil, sembolik düşünmeye adım atarken sanat eserleri inanç nesneleri yaratan anlam üreten insan “

Sahip olma tüketme, eşya dağı birlikte çöp adaları meydana getirerek çevreye insana zarar verip hızın kolay erişimin maddi maliyetini ruhsal bozuklukları artırıyor. Colwell, neoliberal kapitalizmin sürdürülebilirliği uğruna körüklenen kitlesel tüketimin açmazlarını sıralarken eşyasızlığı tüketimin kesilmesini değil, yavaşlamayı satın almanın azaltılmasını öneriyor. tavsiyelerini şöyle temellendiriyor: “Ne kadar çok şeye sahip olursanız kadar çok şey sizin sahibiniz.” Tüm bunları sıralayan yazarın yaptığı yorumların yanı sıra yönelttiği yanıtını içinde rahatlıkla bulabileceğimiz sorular, Ne Çok Eşya’nın âdeta ana fikri:

Dur durmak bilmez tüketimciliğin saplantılı istifçiliğin hâkimiyetindeki dünyayı kaldıramayacağı düzeyde baskı uygulanan çevreyi göz önünde bulundurarak yolculukta sıradaki durağımızın neresi olacağını kendimize sormamız gerekiyor. İnsanlar, nesneler olmadan yaşayabilir ? Yaşayamazlarsa kendi yarattığımız materyal dünyalarıyla bağlantılarımızı yeni baştan düzenleyebilmemiz neye mâl olacak? Hayal etmesi zor olsa kitabın gösterdiği gibi ilk kez icat edildiğinden beri nesnelerle ilişkimizi sürekli olarak değiştiregeldik. Öyleyse neden aşırı tüketimi düşürüp ölçüsüzlüğümüze son verecek yeni değişime kucak açmıyoruz?

Ne Çok Eşya, Chip Colwell, Çeviren: Ayşe Müge Çavdar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayıınları, 320 s.