İlk iki yazıda zihnin vicdanın nasıl geriye çekildiğini anlamaya çalışmıştım. Hafızanın yorulduğunu, unuttuğunu unuttuğunu; vicdanın ise hayatta kalabilmek için yavaş yavaş her şeye alıştığını… Eğer hikâye burada bitseydi, elimizde teslimiyetten koyu umutsuzluktan başka şey kalmazdı.
Oysa hikâye burada bitmiyor. Çünkü insan sadece unutan alışan varlık değildir; aynı zamanda hatırlamaya karar veren varlıktır. Hafıza biyolojik reflekstir; kendiliğinden işler. Ama hatırlamak irade eylemidir. Dahası, şeyi unutmamaya karar vermek, onu zihinde vicdanda diri tutmak ahlaki tercihtir.
Kamyon resminin etrafındaki harfler
Geçenlerde doksan üç yaşındaki dedemi ziyarete gittim. kez onu yalnızca görmek için gitmemiştim. Yanımda telefonum vardı. Hayatım boyunca annemden, kendisinden, kardeşlerinden parça parça dinlediğim hikâyeleri kez kendi sesinden kaydetmek istiyordum. İnsan, sevdiklerinin sesinin ömrü olduğunu gün anlıyor. Sonra, sesleri yalnızca hafızasından duyacağı günü düşünmeye başlıyor.
Dedem masaya oturduğunda yanında sayfa. Özenle hazırlanmış dosya değildi. Evde bulduğu eski kâğıdı almış, boş kalan her yerine titrek el yazısıyla notlar düşmüştü. Sayfanın tam ortasında daha önceden yapılmış renkli kamyon resmi vardı. resmin etrafında kalan küçücük boşlukları bile harflerle doldurmuştu. İlk anda neden böyle yaptığını anlayamadım. Gülümsedi.
“Unutmayayım diye yazdım,”.
Meğer geleceğimi söylediğim günden beri hazırlanıyormuş.
Sonra tek tek göstermeye başladı. Parmağı satırların üzerinde yavaşça ilerliyor, bazen duruyor, bazen geri dönüyor, bazen “Bunu babam tam böyle söylemişti,” diyerek kelimeyi düzeltiyordu. Çocukluğunda kendi babasından dinlediği cümleleri, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen mümkün olduğunca aynı hâliyle bana ulaştırmaya çalışıyordu. an fark ettim ki kâğıtta yalnızca hatıralar yazmıyordu; insanın hafızasına duyduğu sadakat yazıyordu.
Korkuyla aktarılan hayatlar
Telefonumu masaya koyup kayıt tuşuna bastım. “Dede, hazırsan başlayalım.” Kâğıda baktı, sonra bana baktı. neredeyse fısıltıyla sordu: “Kızım… Bunlar yerde çıkmaz değil ? Beni gün içeri alırlarsa ben orada gün bile yaşayamam.”
Anlatacağı olayların üzerinden asır geçmişti ama korku hâlâ bugünün zamanıyla konuşuyordu.
cümleden sonra odadaki her şey değişti. Masanın üzerinde birbirine tamamen zıt iki şey duruyordu: tarafta unutulmamak için hazırlanmış, kâğıdın boş bulduğu her yerine taşmış sürgün hafızası… tarafta ise onları anlatmaktan hâlâ korkan doksan üç yaşında
Korku suskunluk
halkın hafızası yalnızca anlattıklarıyla değil; anlatırken sesinin nasıl alçaldığıyla, hangi kelimelerde duraksadığıyla, hangi cümleleri söylemeden önce etrafına baktığıyla kuşaktan kuşağa geçiyor. Belki hafızanın en ağır yükü acıyı taşımak değil; acıyı taşırken korkuyu taşımaktır, suskunluğu.
Eve döndüğümde zihnimde dedemin anlattığı hikâyelerden çok, masanın üzerindeki sayfa kaldı. Ortasında çocukça çizilmiş kamyon, etrafında sürgünü, kaybı ömrü taşıyan cümleler… çocuk resmiyle büyük felaketin aynı kâğıtta yan yana durması bana hafızanın kendisini düşündürdü. Geçmiş bize hiçbir zaman tertemiz dosyalar hâlinde ulaşmıyor. Her kuşak, kendinden önceki hayatların bıraktığı boşlukların üzerine kendi cümlelerini yazıyor. Tıpkı dedemin yaptığı gibi… Hiçbirimiz boş sayfadan başlamıyoruz.
sayfanın taşıyabildiği kadar
Hafızanın sınırları vicdanın zamanla nasıl kanıksadığı üzerine düşündükten sonra şimdi daha net görüyorum: İnsanın görevi ne her şeyi hatırlamak ne bütün acıları tek başına taşımaktır. Böyle yükün altında hiçbir zihin ayakta kalamaz. Mesele, bize düşen tek sayfayı nasıl doldurduğumuzda.
Bütün isimleri ezberleyemeyecek, bütün tarihleri aklımızda tutamayacak, dünyadaki her haksızlığa aynı anda yetişemeyeceğiz. Ama önümüze gelen insanın hikâyesine sırtımızı dönmeyebiliriz. annenin sesini duyduğumuzda durabilir, çocuğun adını unutmamak için onu içimizde tekrar edebilir, başkasının acısını “bana ne” demeden dinleyebiliriz.
İnsanlık tam burada başlar: Büyük kahramanlıklarla değil, insanın başka insanın yükünden küçük olsa pay almasıyla.
Miras değil emanet
Masanın üzerindeki sayfa tam yüzden zihnimden silinmiyor; çünkü orada geçmiş korunurken gelecek inşa ediliyordu. Hafıza sahip olduğumuz mülk değil; geçmişten aldığımız emanettir. Onu eksiltmeden, kirletmeden nefreti beslemeden geleceğe taşımakla yükümlüyüz. emaneti korumak, onu olduğu yerde muhafaza etmek değil; her unutuluşun ardından yeniden hatırlamayı seçmektir.
Son söz: İradenin eylemi
Hafıza unutabilir, vicdan kanıksayabilir. yüzden ikisi tek başına bizi insan tutmaya yetmez. Hatırlamak, zihnin kendiliğinden yaptığı refleks değil, insanın kendine verdiği bilinçli sözdür. Belki insan olmanın en zor tarafı budur: Yaşamadığımız acılar karşısında bile “ benim meselem değil” diyebilme konforu varken, tam tersini seçebilmek. başkasının hikâyesini kendi vicdanımıza katabilmek. Unutmanın doğal, alışmanın kolay olduğu dünyada bazı isimleri iradeyle yaşatmaya devam etmek.
Çünkü dünya, herkesin sustuğu yerde hâlâ “Ben buna alışmadım” diyebilen insanların yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor.