Hem kurgu hem kurgu dışı dalda National Book Award kazanmış yazar Peter Matthiessen, dünya edebiyat kanonunda doğanın ezilenlerin sesi olarak kutsallaştırılmış figürdü. Ancak aynı zamanda görkemli edebi mimarinin temellerinde, Soğuk Savaş’ın en derin istihbarat dehlizlerine uzanan epistemolojik kırılma yatmaktaydı.

1977 yılında The New York Times‘ın “CIA Tarafından İnşa Edilen Dünya Çapında Propaganda Ağı” manşetiyle duyurduğu ifşaat, Matthiessen’in sadece yazar değil, aynı zamanda The Paris Review‘un kullanışlı “aparat” olduğunu ortaya çıkardığında, durum basit skandalın ötesine geçerek kimlik kefaret serüvenine dönüşmüştü.

Matthiessen’in hikâyesini sıradan casusluk anlatısı olarak değil; sanatçının ideolojik savrulmalarının, sınıfsal aidiyetlerinin hayatının sonuna kadar sırtında taşıyacağı vicdani yükün anatomisi olarak ele almak gerekiyor. Soğuk Savaş’ın kültürel diplomasisinde “yumuşak güç” enstrümanlarının nasıl kurgulandığını anlamak için Matthiessen’in çift kimlikli yaşamını, tarihin en sofistike paradokslarından birine yakından bakacağız.

CIA’in ‘Uzun Tasma’ stratejisi

Peter Matthiessen‘in adı The Paris Review birlikte anıldığında, muhakkak iki gerçek açığa çıkıyor. Birincisi, Matthiessen’in derginin kurucularından biri olması büyüleyici derecede köhne Paris apartmanında, Paris entelijansiyasını araya getirebilme becerisiydi. İkincisi ise, dönemde gizli CIA ajanı olması derginin kuruluşunun şekilde onun casusluk faaliyetleriyle iç içe geçmiş olmasıydı.

CIA’in “Dinozor Operasyonu” adlı gizli projesinin merkezinde, komünist rejimi içeriden zayıflatmak için kültür-sanatın “Soft Power” (yumuşak güç) enstrümanı olarak kullanılması planı yatmaktaydı. Öyle ki, CIA’nin “Long Leash” (Uzun Tasma) olarak adlandırdığı strateji, merkez tarafından finanse edilen sanatçılar eliyle CIA’nin Soğuk Savaş’taki kültürel manipülasyon stratejisinin kalbini oluşturuyordu.

CIA, Kültürel Özgürlük Kongresi (CCF) gibi paravan örgütler kurarak dünyadaki pek çok yazar, şair, soyut sanatçı dergiyi (bunların en bilineni The Paris Review) gizlice fonlamaktaydı. Ancak bunu yaparken sanatçılarla arasına her zaman “iki veya üç derecelik mesafe” koymuştu. Çok uzun tasmaya bağlı olan köpek, tasmayı hissetmediği için kendini tamamen özgür sanmakta dilediği gibi koştuğunu düşünmekteydi. İşte CIA’nin fonladığı sanatçılar tam olarak durumdaydı. Eserlerini üretirken hiçbir sansüre uğramadılar; tam yaratıcı özgürlük hissettiler. Sanatçının tasmayı hissetmemesi, CIA’nin tam olarak istediği şeydi. Çünkü Sovyetler Birliği’nde devletin dayattığı Toplumcu Gerçekçilik anlayışı varken; CIA, “özgür aykırı” Batılı eserleri dünya çapında sergileyip ödüllendirerek, “Bakın, özgür dünya budur. Bizim sanatçılarımız dilediklerini çizebilir, devletlerini eleştirebilirler” propagandasını yapıyordu.

‘Yaşamak dehşete katlanmak anlamına geliyordu’
Afrika, Latin Amerika Karayipler’e geniş çaplı seyahatler

CIA, görünürde zararsız olanlardan açıkça anti-komünist olanlara kadar geniş yelpazedeki kültürel üretimi desteklemek için para aktarıyordu. pek çok girişimin yanı sıra soyut dışavurumcu resme, caza, Özgür Asya Radyosu‘na, ünlü edebiyat dergilerine, Finlandiya Doğu Almanya üzerine akademik kitaplara, Roma gazetesine Hayvan Çiftliği‘nin animasyon film uyarlamasına el atmıştı.

Bazı sanatçılar aldıkları fonun kaynağının farkındayken, birçoğu değildi. The Paris Review‘un kendisini özenle apolitik olarak yansıttığı göz önüne alındığında (William Styron‘un ilk sayıdaki ünlü anti-manifestosunu dergiyi “borazan çalanların baltasını bileyenlerin olmadığı” yuva olarak nitelendirmesini hatırlamak gerekir), Peter Matthiessen‘in CIA olan ilişkisi, yetmişli yıllarda ortaya çıkmasından yana hep soru işaretleri şüpheler yaratmıştı.

Lance Richardson‘ın True Nature: The Pilgrimage of Peter Matthiessen (Gerçek Doğa: Peter Matthiessen’in Hac Yolculuğu) adlı eseri, yazarın ilk biyografisiydi.

Peter Matthiessen

1927’ New York’ta doğan Matthiessen, on roman, iki öykü derlemesi yirmiye yakın kurgu dışı eserin yazarıydı; ayrıca (2008’ Gölge Ülke ) kurgu (1980’ Kar Leoparı ) kurgu dışı dallarının her ikisinde Ulusal Kitap Ödülü‘nü kazanan tek yazardı. Doğal dünyanın keskin gözlemcisi olarak, kendi tabiriyle “dünyanın sabahından kesit” bulunabileceği ücra köşeleri aramak üzere Afrika, Latin Amerika Karayipler’ geniş çaplı seyahatler yaptı.

True Nature, onun eserlerinin ustaca değerlendirmesini sunarken, Zen Budizmi’nden çevreciliğe, kriptozoolojiden işçi haklarına kadar her şeye duyduğu ilgiyi şekillendiren etkenlerin kapsamlı anlatımını yapıyor. Richardson yedi buçuk yıl boyunca yüzlerce röportaj gerçekleştirdi arşiv araştırmaları, pek çok başka bilginin yanı sıra, Matthiessen’in hem kurgu editörü hem gizli ajan olarak çifte görev yaptığı The Paris Review‘un ilk yıllarına dair çok daha net tablo ortaya çıkardı.

Matthiessen’in Paris’teki yılları hakkında neler keşfettiğini sormak üzere, Dan Piepenbring‘in Richardson gerçekleştirdiği röportaja kulak verelim.

‘Erkeklik gururunu’ geri kazanma seremonisi

Peter Matthiessen’in sonuçta The Paris Review’un kurulmasına yol açan CIA’e katılma kararı nedenleri hakkında neler biliyoruz?

Lance Richardson: Matthiessen ölmeden önce, olası anı kitabı ihtimaline karşı Paris’te neler yaptığına dair dizi metin kaleme almıştı. Bunlardan birinin başlığı “THE PARIS REVIEW’A KARŞI CIA: Kapitalist Dalkavuk Olarak Yarı Ömrüm”. metinler eksikti her şeyin yüzde yüz doğru olduğunu varsayma konusunda dikkatli olmalıydım; zira mesele, Peter’ın illa ki ardında yalanlardan oluşan iz bırakmaya çalışması değildi; bunu olaydan on yıllar sonra yazıyor olması kendisine ilişkin ayrıntılı bilgiye değinmiyor olmasıydı. materyallere gelince, CIA bana hiçbir şey vermedi. Bilgi Edinme Hakkı (FOIA) kapsamında taleplerde bulundum. CIA’in Hollywood’la çalışan eğlence sektörü irtibat görevlisiyle bile konuştum.

şehri şarkılarda dinlemek…

Ancak personel kayıtlarının gizliliğini kaldırmıyorlar.

Matthiessen’in anlattığına göre, 1950’ Yale Üniversitesi’nden mezun olmuştu yazar olmak istiyordu; peki ama insan nasıl öylece yazar olabilirdi ki? İngiliz dili profesörü Norman Holmes Pearson omzuna dokundu ülkesi için şeyler yapmak isteyip istemediğini sordu. dönemde Yale’ tür olaylar oldukça sık yaşanıyordu. Matthiessen’in çağdaşlarından biri, yaklaşık iki düzine sınıf arkadaşının çeşitli profesörler aracılığıyla CIA’e alındığını tahmin ediyordu.

Teşkilat onları, “profesör” kelimesinin baş harfinden yola çıkarak “P kaynağı” olarak adlandırıyordu. Matthiessen, Pearson’ın onu “ istiridye gibi” açtığını yazmıştır. Bunun nedeni ideolojik güdüye sahip olması değildi— noktada siyasi görüşleri henüz şekillenmemişti kaotikti—asıl nedeni, maaş bağlatmak ilk eşi Patsy Southgate çok sevdikleri Paris’e gitmek için bahane bulmaktı. CIA dönemde, en azından ülke içinde, itibar açısından çok daha zararsız görünüyordu. Çoğu Amerikalı tarafından henüz darbelere benzeri işlere karışmasıyla tanınmıyordu.

yıllarda Kore, Guatemala İran’ aktiftiler; paramiliter operasyonlar düzenliyor son örnekte şahı yeniden iktidara getirmek için çalışıyorlardı, gerçi sizin dediğiniz gibi bunların hiçbiri henüz gün yüzüne çıkmamıştı. Yani noktada seçimlere müdahale bazı psikolojik operasyonlarla ilgileniyorlardı, ancak henüz patlayan purolar zihin kontrol deneyleri yoktu, değil ?

Doğru. Matthiessen’i ilk olarak Washington.C.’ye, dönemde teşkilatın dış istihbarat, karşı istihbarat casusluk faaliyetlerini yürüten Özel Operasyonlar Ofisi‘nin başında bulunan, günümüzün ünlü casus şefi James Angleton görüşmeye gönderdiler. Ardından Matthiessen New York’ta, kendisinin “çok eğlenceli” olarak adlandırdığı casusluk eğitimine katıldı 1951’ gemiyle Paris’e doğru yola çıktı. Özgürlükle özdeşleştirdiği şehirde bulunmak roman yazmak için bahane olarak casusluk dünyasına tesadüfen adım atmıştı.

İkinci Dünya Savaşı’nın son aşamalarında Matthiessen’in donanmada geçirdiği zamanın, CIA’e katılması yönünde onu motive etmiş olabileceğini düşünüyor musunuz?

Elbette… Savaş sırasında lisede, Hotchkiss Okulu’ndaydı kendisinden biraz daha büyük olan pek çok gencin savaşmaya gidişini izlerdi. Bunu geçiş ritüeli, onur nişanı olarak görüyordu. Sıra ona geldiğinde, New York, Sampson’ temel eğitimini yaparken V-J Günü (Japonya’ya Karşı Zafer Günü) ilan edildi. Yani fırsatı kaçırmış. dönemde kız arkadaşlarına yazdığı mektuplar gerçekten çelişkilerle doludur. Savaşın bitmesine sevinmişti ama aynı zamanda kendisinden şeylerin esirgendiğini hissediyordu. Nihayetinde, 1945’in sonlarına doğru yine Hawaii’ye gönderildi. Görevi, terhis edilip eve gönderilen gerçek askerlerin çamaşırlarını yıkamaktı. durum onun “erkeklik gururunu” inanılmaz derecede incitmişti. Anı kitabı için aldığı notların noktasında, burada mealen aktarıyorum, CIA’e katılmayı savaş sırasında kendisinden esirgenen şeyi telafi etmek için yeni fırsat olarak gördüğünü söylüyordu.

The Paris Review’un kuruluş günleri

Paris’teki Perceval Sokağı 14 numarada bulunan dairesi, tüm partilerin verildiği, yüzyıl ortasına ait bohem, cam duvarlı tür cennet olarak The Paris Review’un ilk günlerinin romantizminin ayrılmaz parçasıydı. Kömür tozu topaklarıyla ısıtılıyordu duvarda devasa kedi kafası tablosu asılıydı. Paris’teki hayatı nasıldı?

Gay Talese, 1963 yılında Esquire dergisi için kaleme aldığı derginin ilk günlerini anlatan makalesinde, daireyi “devasa akvaryum” olarak nitelendirmişti. Ancak partiler söz konusu bohem yaşam tarzı, Matthiessen’in hayatının yalnızca yönünü yansıtıyordu.

CIA’deki irtibat görevlisiyle buluşmak üzere metroyla Jeu Paume‘a gider; müzeden Louvre yakınlarındaki bahçelere kadar birlikte yürüyerek görevleri hakkında konuşurlardı. CIA için gerçekte ne tür çalışma yürüttüğü ise hâlâ belirsizliğini koruyor. Matthiessen daha sonraları durumu “insanları kandırmak” “sürekli yalan söylemek” olarak tanımlayacaktı.

CIA dosyaları erişime açılana dek konu her zaman biraz gizemli kalacak. Bana kalırsa, göçmen Amerikalılar, yani kendi arkadaşları üzerinde casusluk yapıyordu. Muhtemelen konu açıldığında sürekli kaçamak davranmasının nedeni buydu; yaptığı şeyden duyduğu utançtı.

Türkiye’ Felsefenin Öyküsü

Matthiessen, “neredeyse fanatik” “kıdemli komünist provokatör” olarak nitelendirdiği “Mösyö X” lakabını taktığı kaynağı ağına düşürmekten bahsetmişti. Ancak romancı Richard Wright hakkında casusluk yapmış olabileceğine dair söylentiler vardı, değil ?

Wright hakkında merkeze rapor sunmuş olsaydı buna şaşırmazdım. dönemde Wright, CIA tarafından izleniyordu. tam aynı sıralarda Matthiessen Paris’te boy gösteriyor; üstelik ikisinin sosyal çevreleri birbiriyle kesişiyordu. Wright hakkında rapor sunmamış olması bana pek ihtimal dâhilinde gelmiyor.

Onu casusluktan dergi kurmaya yönelten şey neydi?

Matthiessen’in paravan kimliğiyle ilgili sorun kısa sürede gün yüzüne çıktı: yazarın emeği, dış dünya için fazlasıyla görünmezdir. Sadece içeride oturduğunuz aslında hiçbir şey yapmadığınız izlenimi uyandırır. CIA’deki görevlisi, Matthiessen’e görünür mesleğe sahip olması gerektiğini söyledi. gün kafelerden birinde, Paris News Post adlı dergiyi yöneten başka Amerikalı, Harold “Doc” Humes karşılaştı. Savaş sonrası Paris’inde göçmenler arasında moda olduğu için dergiyi altı yüz dolara satın almıştı. dönemde herkesin çıkardığı küçük dergisi vardı; Merlin, Points, Zero.

Humes nevi şahsına münhasır karakterdi, tabiri caizse biraz serseri mayın gibiydi. gün kafede Matthiessen onu gördüğünde üzerinde pelerin vardı. Matthiessen’i kurgu editörü olarak işe. Ancak Matthiessen, Paris News Post‘u epey sönük hafif girişim olarak görüyordu. gün Doc’a işi kenara bırakıp daha iyi şeyler yapmalarını teklif. Doc fikrin üzerine atladı; daha doğrusu, onun anlattıklarına inanacak olursanız, zaten onun fikriydi Matthiessen’in aklına düşünceyi sokmuştu. Peter baş editör olmak istemediği için Upper East Side’dan, çocukluktan beri tanıdığı arkadaşı George Plimpton‘ı aradı.

Plimpton sıralar İngiltere, Cambridge’deydi; mezun olmak üzereydi hayatında ne yapacağından henüz pek emin değildi. Paris’e gelip yeni derginin editörlüğünü üstlenme fırsatını hemen değerlendirdi; Matthiessen ise kurgu editörü olarak kalmaya devam edecekti.

Yani garip şekilde bize The Paris Review’u armağan eden şey, aslında yazarlığın fazlasıyla yalnızlık gerektiren eylem olması gerçeğiydi. elbette CIA birlikte. Matthiessen ilk sayılarda yayımlanacak eserlerin seçim sürecine yakından dâhil oldu; gerçekten iki işi birden yürütüyordu. Yani dergideki işini savsaklamıyordu. Peki CIA, ‘The Paris Review’a hiç maddi destek sağladı ?

CIA’in The Paris Review‘u doğrudan finanse edip etmediği sorusu, inanılmaz derecede karmaşık konudur. Editörlerin tamamı dergiyi ayakta tutmak için para topluyor, anne-babalarının tüm arkadaşlarının kapısını çalıyorlardı.

Hazır maya sektörünün tanınmış ailesinden Julius Fleischmann, Matthiessen’in babasının arkadaşlarından biriydi. Matty Matthiessen, Karayipler’ teknelerde sık sık beraber ‘highball’ yudumlarlardı. Fleischmann tanınmış hayırsever sanat hamisiydi, ancak sonraları aslında CIA’in paravan isimlerinden biri olduğu ortaya çıktı. yüzden dergiye para verdiğinde, bunun kendi cebinden çıktığını yoksa teşkilatın Batı yanlısı propagandayı finanse etmek için kullandığı Farfield Vakfı aracılığıyla parayı dergiye aktardığını kestirmek oldukça.

Kitabınızda, The Paris Review arşivindeki “tartışmasız en çok çekişmeye yol açan belge” olarak nitelendirdiğiniz, Matthiessen’in Fleischmann’dan mali destek istediği mektuptan bahsediyorsunuz. Fleischmann’ın yaptığı bağış kıyaslandığında oldukça küçüktü; bin dolar kadar.

Yine epey iyi paraydı; ancak Farfield Vakfı‘nın aynı yıl, yani 1953’te, Londra’ yayımlanan siyasi yönü daha ağır basan Encounter adlı edebiyat dergisine gönderdiği kırk bin dolarlık çekle kıyaslanamazdı. Birkaç yıl sonra arşivde yer alan başka mektupta Plimpton, sekreterine Fleischmann’dan yeniden para istemesini söylüyor; Fleischmann’ın sekreteri ise “Üzgünüz, size yardımcı olamayız” yanıtını veriyordu.

Dolayısıyla, dergi ideolojik araç olarak CIA’in gerçekten ilgisini çekmiş olsaydı, neden önce küçük bağış yapıp ardından sonraki tüm bağış taleplerini reddetsinlerdi ki? Bence dergiyle sırf Matthiessen’e paravan sağlasın diye ilgilendiler Matthiessen 1953’te casusluk görevini bırakır bırakmaz dergiye ihtiyaçları kalmadı.

tarihte zaten kurgu editörlüğü yapıyordu Plimpton’ın özellikle diği, üçüncü sayıda yayımlanan Sue Kaufman‘ın “Tea at Le Gord” adlı öyküsü gibi metinleri dergiye kazandırmıştı. Fransız kadınla kaldığı evin konaklama ücreti üzerine pazarlık yapan Amerikalı öğrenciyi anlatıyordu.

Gassan Kanafani’nin evrensel çığlığı yarım kalan son romanı
‘Erkekliğe’ vurulan ağır darbe (!)

İdeolojik açıdan derginin kurucularının istemeden olsa CIA’in çizgisine geldiği savunulabilir. Biyografide, Patsy Southgate’in 1963’te Talese’e verdiği röportajdan harika alıntıya yer veriyorsunuz: “Onlar grup gerici; radikal adım anlayışları virgülü kaldırmaktan ibaret.” Yaptığınız araştırmalar, derginin ilk dönemdeki siyasi duruşuna dair düşüncelerinizi değiştirdi ?

Talese, arşiv konusunda son derece titizdi. Upper East Side’daki evinin bodrumunda, derginin tüm ilk ekibiyle yapılan röportaj dosyalarının bulunduğu kutu var bunları görmeme lütfetti.

Southgate, Talese konuştuğu sırada Matthiessen’in eski eşiydi; ilişkileri Paris’te geçirdiği yıllar konusunda oldukça kırgındı. Verdiği röportajda derginin tüm kurucularını sert dille eleştiriyor, savaşa katılmamış olmalarını telafi etmek adına bohem maskeler taktıklarını, “erkeklikleri konusunda ciddi güvensizlik yaşadıklarını” söylüyordu. Her şeyin son derece maço havada ilerlediğini kendisinin mutfağa hapsedildiğini dile getiriyordu.

Hikâyenin onun gözünden aktarılan kısmı pek anlatılmamıştı The Paris Review‘un ilk yıllarına dair daha feminist perspektif sunuyordu. Derginin kuruluşuna ilişkin mevcut anlatıların pek çoğu epey efsaneleştirme barındırıyordu. Bunlar daha çok Plimpton’ın dergi efsanesini, göçmen çevresini, partileri ekibin imkânsızlıklara göğüs geren ruhunu cilalamasından ibaretti.

efsane aslında Talese’in Esquire‘ yayımlanan genç adamların ayrıcalıklılığı hakkı kendinde gören tavırlarına oldukça iğneleyici yaklaşan yazısıyla istemeden olsa başlamıştı. Talese dünyadan gelmiyordu. Babası terziydi; yüzden tüm tabloya şüpheyle yaklaşıyordu. Ancak makale dönemi öylesine güçlü şekilde hissettiriyordu ki, The Paris Review efsanesinin doğmasına katkıda bulundu; Plimpton mizacı gereği efsaneyi alıp yürüttü.

Sizce Matthiessen’in istihbarat geçmişine dair ortaya çıkan gerçekler, Plimpton dergiyle olan ilişkisini nasıl etkiledi? Dergiyle yürüttüğü editörlük yazışmalarının çoğunlukla 1955 yazı civarında durduğunu, New York’a döndükten sonra gündelik işleyişten giderek uzaklaştığını belirtiyorsunuz. Seçtiği öyküleri Paris’teki Plimpton’a postalıyordu; fakat Plimpton’ın yazarlara verdiği yanıtları “gereksiz yere kırıcı” buluyordu. Ellilerin sonu ya en geç 1960’ta yüzden kavga ettiler Matthiessen kurucu olarak yönetim kurulunda kalsa kurgu editörlüğünden istifa. Ancak CIA bağlantısını açıkça itiraf etmeye karar vermesi çok daha sonra gerçekleşti. Bunu Plimpton’a 1964 veya 1965’te söyledi; konuşmanın nasıl geçtiğine dair kayıt olduğunu sanmıyorum. Fakat 1966’ durumu açıkladı. Humes, yakın zamanda yüksek dozda LSD almış ruhsal çöküntü yaşamıştı…

Doc Londra’ akıl sağlığı krizi geçiriyordu Peter, “Tüm paranoyak fantezilerinin arkasında aslında gerçeklerin yattığını söylemek için tam sırası” diye düşündü. Zamanlaması epey tartışmalıydı. Humes itirafın ardından dergiden istifa etmekle tehdit etti Plimpton onu ikna etmek zorunda kaldı; Plimpton’ın işleri karıştırdığı için Peter’a kızmasına yol. Plimpton büyük şok öfke yaşamıştı. Dostluklarına zaten baştan beri karmaşa hâkimdi.

Plimpton, Matthiessen’in yaptıklarına bakıp kendisi yazar olmak istiyordu; ancak daha çok editörlüğüyle tanındı. Matthiessen ise Plimpton’a bakıp onu nevi hevesli amatör olarak görüyordu. Aralarında husumet vardı. Burada sadece tahminde bulunuyorum ama Plimpton’ın, Matthiessen’in CIA bağlantısının hayatının projesine leke sürmesinden rahatsızlık duyduğunu düşünüyorum. On yıllar sonra bile kırgınlığın tortuları kalmıştı.

1988’ Matthiessen dergiye CIA ajanını konu alan kısa öykü sundu; söylenene göre Plimpton sırf değersiz bulduğu için öyküyü odanın ucuna fırlattı. Matthiessen buna çok öfkelendi. Wigwag‘ yayımlanan “Lumumba Lives” adlı öykü, daha sonra Henry Ödülü‘nde finale kaldı. Ancak verilen tepki oldukça anlatıcıdır; koskoca adamlar birbirlerinin kâğıtlarını odanın ucuna fırlatıyordu.

Sürgünde yaşam, çizgilerde ev: Marjane Satrapi’nin ardından… 

Belki “Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan” geçmişlerini taşıma biçimleri arasında fark vardı. Her iki adam zengin, köklü ailelerden geliyordu; görünüşü kurtarmaya hevesliydiler dışarıdan nasıl algılandıklarını önemsiyorlardı. Plimpton’ı Elaine’s restoranındaki masasıyla, her daim hayatın tadını çıkaran biri olarak düşünüyorum. Matthiessen ise kendini “sadeleştirme” arzusundan bahsediyordu. Mavi yakalı insanlardan kabul görmeyi arzuluyordu kelimenin tam anlamıyla kendisini Social Register listesinden sildirmek için büyük çaba sarf. Zen Budizmi’ne LSD’ye olan ilgisi, bitmek bilmeyen seyahatleri… bakıma geçmişinden kaçabiliyor muydu?

Matthiessen, güçlü aileden gelmenin getirdiği tüm ayrıcalıkların bedelini ödemek zorunda olduğunu hissediyordu. 1968 civarında toplumsal adalet hareketlerine katıldı; önce Cesar Chavez ardından Amerikan Yerli Hareketi çalıştı. Chavez hakkında The New Yorker için iki bölümlük portre yazdı daha sonra bunu kitaba dönüştürdü. Ardından, 1975’te Pine Ridge’ iki FBI ajanı yerlinin öldüğü çatışmayı aktardığı In the Spirit of Crazy Horse adlı eseri, kaleme aldığı en tartışmalı çalışma. Güney Dakota Valisi görevdeki FBI ajanı tarafından hakkında davalar açıldı. Üçüncü eşi Maria noktada bana, onun sadece kendi ayrıcalıklarını değil, Amerika’nın işlediği tüm korkunç günahları bağışlatmak zorundaymış gibi hissettiğini söyledi. devasa yükü kendi omuzlarına aldığı gibi çocuklarının omuzlarına yükledi. Ev hayatındaki sorunların parçası buydu: Geldiği yere dair hissettiği sonradan çocuklarına dayattığı kendi nevrozu.

Büyük utanç

Ailesinin “genellikle sırt çantasında kurtulmak için can attığı kayalar gibi hissettirildiğini” yazıyorsunuz. iç çatışması sonraki siyasi eğilimleri göz önüne alındığında, sizce CIA için yaptıklarını neden hiçbir zaman tam olarak kabullenemedi?

Bunu kamuoyuna açıkça konuşmak için yasal olarak hiçbir zaman yetkisi olmadı. Gizliliği kaldırılmamıştı. Dolayısıyla boyutuyla, buna izin verilmediğini söylerdi. Başka muhtemelen daha önemli boyutuyla ise, kaçamak tavrının parçası utanç duymasından kaynaklanıyordu.

Chavez’in Birleşik Tarım İşçileri Amerikan Yerli Hareketi‘ne katıldığında, gruplar zaten hükümet ajanları tarafından sızılmış yapılardı. Matthiessen’in aslında hükümet ajanlarından biri olduğu ortaya çıksaydı, insanların gözündeki tüm inandırıcılığını kaybederdi davalarına hizmet etmek için yaptığı her şey çöpe giderdi.

The Times‘ın Doc Humes hakkında yayımladığı CIA bağlantısına değindiği haberin ardından, 2008’ Leonard Peltier‘a yazdığı harika mektup. Matthiessen mektupta geçmişteki ilişkisinden utanç duyduğunu, ancak bunun yarım asırdan fazla süre önce sona erdiğini Peltier’ın davasına olan bağlılığıyla hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirtiyor. Leonard ise cevaben, “Bunu onlarca yıldır biliyorum, hiç önemi yok” diye yazıyor.

Reklamsız bilgece ömür 

Matthiessen’in “ezeli/ilksel” kelimesine özel ilgi duyduğunu; tarih öncesi fikrine çekildiğini insanlığın henüz sürmediği, dünyanın ilk hâlini anımsatan coğrafyaları aradığını fark ettim. Sizce onu diyar diyar gezmeye özellikle gözden uzak yerlere ilgi duymaya iten şey neydi?

Matthiessen’in “ada” adını verdiği düşüncesi vardı. Her zaman kayıp cennetin arayışındaydı altmışların sonlarında “ Ada Arayışı” adlı kitap yazmayı düşündü. Editörü bilgi notunda, Matthiessen’in “en derin ilgisinin dünyadan soyutlanmış yer bulmak olduğunu” belirtmişti. bazen fiziksel yerdi— keresinde “yengeçler istiridyeler için koyu” “çam ateşi kurumaya bırakılmış odun yığınıyla, rüzgâra karşı iyice kenetlenmiş” evi olduğuna dair not daktilo etmişti—ancak bazen daha ziyade soyut kavramdı.

Her iki durumda yaşlandıkça kaçınılmaz olarak ortaya çıkan egonun tüm tortuları beklentileri olmadan var olabileceğiniz yerdi. Bunu düşüşten önceki Aden, toplumun üyeleri olarak sahip olduğumuz sorumluluklar ya vergi ödemek gibi kaygılar duymadan kendi saf benliğiniz olarak düşünebilirsiniz.

adanın özlemini çekti bunu hayatında, anlık parıltılar hâlinde buldu. Bulduğu en önemlisi Nepal’deki “Kristal Manastır” olarak bilinen Shey Gompa‘ydı. Kurtları ya mavi koyunları izleyerek, meditasyon yaparak, sadece var olarak orada geçirdiği haftalar hayatının en mutlu dönemlerindendi. Ben oraya gitmek fiziksel olarak mekânda bulunmak istedim. Hastalığımdan dolayı orada sadece kısa süre kalabilmiş olsam mantığını kavradım. Olağanüstü yer, kadar yüksekte ki kendinizi atmosferin sınırındaymış gibi hissediyorsunuz. Aradığı şeyin ne olduğunu anlığına olsa hissettim.

İki ayrı geleneğe aynı anda göz atabilme yeteneği

konu olarak sizi Matthiessen’e çeken şey neydi?

Yaklaşık on beş yıl önce onun The Snow Leopard (Kar Leoparı) adlı kitabını okumuştum. 1978’ yayımlanan kitap, ikinci eşinin ölümünün yasını tuttuğu dağların efsanevi düzeyde belirsiz, yakalanması zor hayvanını anlığına olsa görebilmeyi umduğu dönemde, Himalayalar’ geçirdiği iki ayı konu alıyor.

Başlangıçta kitabın beni neden kadar güçlü şekilde etkilediğini açıklayamamıştım. durum onun duyarlılığıyla ilgili şeydi. Matthiessen sıklıkla birbiriyle bağdaşmaz olarak gördüğümüz iki düşünme biçimini, yani bilim maneviyatı ele alıyor her iki boyutta eş zamanlı olarak yazıyordu. Bunun dünyayı görmesini nasıl sağladığı konusu gerçekten ilgimi çekmişti. iki ayrı geleneğe aynı anda göz atabilme noktasında eşsiz yeteneğe sahipti.

durum sizi, The Snow Leopard kitabındakine benzer Himalaya yolculuğuna çıkarak onun izinden gittiğiniz tür yöntem biyografisine yöneltti. nebze felaketle sonuçlandığını belirttiğiniz yolculuk, hazırladığınız biyografiyi nasıl şekillendirdi?

Başlangıçta Himalayalar’a gitme fikri sadece kitap teklifine koyduğum düşünceden ibaretti; zira macera yaşamak istiyordum. biyografi yazmayı planlamıyordum. Peter’ın hakkında yazdığı coğrafyaları hayvanları konu alan kitap kaleme alacaktım. Buraları yeniden ziyaret edecek nasıl değiştiklerini gözlemleyecektim. Araştırma sürecinde onun hayatının son derece geniş coğrafyaya yayıldığı, hiçbir zaman tek yere yerleşmediği 20. yüzyılın pek çok olayına beklenmedik açılardan tanıklık ettiği açıkça ortaya çıktı. Eserlerini kategorize etmek imkânsızdı; çalışmaları bazen sanılandan çok daha nevi şahsına münhasırdı—örneğin Far Tortuga adlı romanının tamamını Karayip lehçesiyle yazmıştı— kendisini çözmeyi hiçbir zaman başaramamıştı. yüzden kendimi anda biyografi yazarken buldum. Ama dönemde “Tabii ki, gidip Himalayalar’ı yürüyerek geçeceğim. Ne kadar zor olabilir ki?” kafasındaydım. Nasıl işe kalkıştığımdan haberim yoktu. yükseklikte çok ciddi şekilde hastalandım. Döndüğümde doktor bana akciğer ödemi belirtileri taşıdığımı söyledi. Ama buna değdi. Hepsini baştan tekraren yapardım.

Yeni ‘anlam’ dünyasında insanın hâlipürmelali 

Matthiessen doğa çevre üzerine son derece nitelikli yazılar kaleme almasına rağmen, doğa yazarı olarak kalıplara sokulmaktan rahatsızlık duyuyordu. Sizce tanımdan neden hoşlanmıyordu?

tanımın pasif zayıf olduğunu düşünüyordu. daha ziyade değişim yaratma arzusuyla bağlantılı, agresif veya aktif şeylerin peşindeydi. “Çevre yazarı” ifadesini tercih ediyordu; zira çevre yazarı olmak çevre aktivisti olmak arasında fark görmüyordu. Ancak buna direnç gösteriyordu, çünkü kendi zihninde her şeyden önce romancıydı. Yazın türleri arasında hiyerarşisi vardı en tepede romancılık yer alıyordu. Kurgu dışı yazıları ise daha alt seviyede, tür marangozluk işi olarak görürken kurguyu sanat kabul ediyordu. Kurgu dışı eserleriyle kurgusal yapıtlarından daha fazla ün kazanmış olmasına epey öfkeleniyordu. Nitekim en sonunda, 2008 yılında Shadow Country (Gölge Ülke) adlı romanıyla Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandığında, bunu itibarın iadesi olarak gördü. ödül onun için, her zaman hakkında karmaşık hisler beslediği The Snow Leopard‘ın getirdiği tüm başarıdan çok daha anlamlıydı—ki bunu son derece olağanüstü buluyorum. The Snow Leopard seviyesinde eser kaleme almış olsaydım, ceketimi asar, işi orada noktalardım.

yazı, The Paris Review’ yayımlanan “What Really Happened with the CIA and The Paris Review?: A Conversation with Lance Richardson” yazıdan derlenmiştir.