Siyah-beyaz İngiliz sokak lambasının altında, 6 bin dolarlık bütçeyle başkalarının hayatını gözetleyen iki adam… arkasında, sinema dünyasının “kronometre hastası” Christopher Nolan.

Sokakta Adam menin Sonu

Kabul edelim, hangimiz otobüste ya kafede otururken yan masadakinin ne iş yaptığına, çantasında ne taşıdığına dair kafasında abuk sabuk senaryolar kurmadı? Yalnızlığın şehrin getirdiği garip bakma hissi hepimizin içinde yerlerde kıpırdıyor. İşte genç Christopher Nolan, 1998’ alıp “insani ama tekinsiz” hissi 6 bin dolarlık ceplik bütçeyle harika neo-noir’a çevirmiş.

Following, devasa patlamaların, zaman büken solucan deliklerinin ya rüya katmanlarının olmadığı Nolan filmi. garip şekilde, Nolan’ın belki en “insani”, en cilasız.

Yazar Tıkanıklığı Bayağı Gözcülük mü?

Başkarakterimiz Bill, güya yazar. Ama tıkanmış. İlham bulacağım ayağına Londra sokaklarında rastgele insanları meye başlıyor. Buradaki “insani” tespiti çok iyi yapmak lazım: Bill’in yaptığı şey dedektifçilik değil, basbayağı yalnızlıktan kıvranan adamın başkalarının hayatına sızma çabası. Kendine “Kendi kurallarım var, kimseyi rahatsız etmiyorum, aynı kişiyi iki kez miyorum” gibi felsefi kılıflar uyduruyor ama yemezler. Zaten ezikçe takıntı, karşısına Cobb gibi tam manipülasyon şeytanını çıkarana kadar sürüyor.

Cobb’un olaya girişiyle film tam noir batağına dönüşüyor. insanların evine girip eşyalarını çalan ama bunu “Onlara ellerindekinin kıymetini hatırlatıyorum” gibi fiyakalı hırsızlık felsefesiyle sunan Bill ezikliğiyle Cobb’ın karizmasına hemen tav oluyor. Birlikte kadının mahremine, evine, eşyalarına girerken Bill aslında başkasının hayatını yaşama illüzyonuna kapılıyor.

Kim Kimin Oyuncağı?

Film ilerledikçe Nolan bize ilk büyük dersini veriyor: adam zamanla oynamayı seyirciyi ters köşe yapmayı daha ilk filminden kafaya koymuş. Siyah-beyaz 16mm kameranın omuz çekimlerinin yarattığı klostrofobik havada Bill’in yüzündeki morluklardan, kesik saçlarından üç farklı zaman diliminde sürüklendiğimizi anlıyoruz.

Ama asıl numara zaman kurgusu değil; Cobb’ın Bill’i adım adım nasıl “günah keçisine” dönüştürdüğü. Bill kendini büyük oyunu çözen adam sanırken, aslında başından beri kusursuz işlenmiş cinayetin piyonundan başka şey değil. Nolan, neo-noir’ın “tuzağa düşen bahtsız adam” archetypinı muazzam akıl oyunuyla birleştiriyor.

Son Söz

Following, “Ucuza film nasıl çekilir?” dersi olmasının yanında, Nolan sinemasının doğum belgesi. Ne iddialı bütçelere ne özel efektlere ihtiyacı var; klostrofobik sokaklar, insan zaafları iyi kurgulanmış senaryo yitiyor. Sokakta birini meden önce iki kez düşünün; zira karşı sokaktan sizi izleyen Cobb her zaman olabilir.