Güliz YILDIZ
Artı Gerçek - Gece Unutkandır, okura ormanda cesedi bulunan Serin’in hayattan koparılmasının izini sürdürerek, çoklu karakter anlatımları okuru insan hafızasının git gelleri arasında dolaştırıyor, zamanın katmanlarından geçirerek hakikat arayışına davet ediyor.
Ne katilin kim olduğu, ne cinayetin neden işlendiği, ne cinayetin bilmem kaçıncı kadın cinayeti olduğunun romanı değil Gece Unutkandır. Yaşam hakkı elinden alınan Serin’in intikamının değil; hakikatinin, varoluşunun peşinden giden hikaye.
Gerilim merak duygusunu her bölümünde diri tutan okuru ışıkları yanıp sönen labirentin içine çeken Gece Unutkandır, hafızanın derinliklerinde gezinirken, görünenin, olanın ötesine ayna tutuyor.
Serin’in cinayet kurbanı değil, insan olarak varoluşunun değeri olduğunun altının çizildiği romanda; “Adalet tecelli edecek ?, hakikat nerede?, katil kim?” daha pek çok sorunun cevabına; karakterlerin hayatlarındaki kör noktaları takip ederek, geçmişlerine, bugünlerine gidip gelerek, hafızalarında süzülerek, onlarla iç içe geçerek, koklayarak, tadarak hatta bazen onlarla el ele yürüyerek erişeceksiniz. Ama romanın sonu tahmin ettiğinizden, ulaştığınızı zannettiğiniz cevaplardan çok farklı olabilir.
Zehra Çelenk söyleşimizde, “Gece Unutkandır’ın amaçlarından birinin anlatılanın tekil hayattan kopuk olay olmadığını unutturmamak olduğu” söyleminden hareketle romana dair merak ettiklerimizi konuştuk.
*Yeni kitabınız Gece Unutkandır, polisiyenin bütün imkânlarından yararlanan, kadın cinayetleri konusunda derinlikli farkındalık çemberi çizen roman olarak raflarda yerini. Kadın cinayetleri, adaletin tecellisi, toplumsal sorumluluk açılarından güçlü damar taşıyan romanda ortaya çıkan toplumsal damarı şekillendirirken nasıl yol izlediniz? okurlardan konuda nasıl geri dönüşler aldınız?
Polisiye, bence doğası gereği zaten toplumsal suçu araştırırken yalnızca nasıl işlendiğine değil, insanların hayatında nasıl yankılandığına, hangi ilişkileri kurumları görünür kıldığına bakıyorsunuz. “Gece Unutkandır”ı toplumsal farkındalık yaratmak ya okura belirli mesaj vermek amacıyla yazmadım. Genç kadının öldürülmesinin doğrudan adalet, sınıf, aile, medya toplumsal sorumluluk gibi meseleleri içermesinin yanı sıra karakterlerin hayatlarından birbirleriyle kurdukları ilişkilerden kendiliğinden doğan böyle damar.
Özellikle Serin’in sadece öldürülmüş genç kadın, “kurban”, haber başlığı ya istatistik olarak kalmasını istemedim. Okurun onun hayatını, arzularını, öfkesini çelişkilerini görebilmesini önemsedim. Çünkü kadın cinayetleri üzerine konuşurken, öldürülen kadınların hayatları çoğunlukla ölüm biçimlerinin olayın sarsıcı ayrıntılarının arkasında kaybolabiliyor. Ben Serin’in başına gelenlerden ibaret olmayan, yaşayan insan olarak hatırlanmasını istedim.Romanın çoklu anlatıcı yapısı cinayetin öncesiyle sonrasını araya getiren çizgisel olmayan zaman kurgusu aynı olayın farklı hayatlarda bıraktığı izleri hakikatin herkes tarafından nasıl başka türlü algılandığını göstermeme imkân verdi. Okurlardan gelen dönüşlerde, romanın temposu finalinin yanı sıra karakterlerin katmanlarının, dilin Serin’in hikâyesinin bıraktığı duygunun karşılık bulduğunu görüyorum. Farklı okurların farklı karakterlerle bağ kurması, aynı olayın başka yanına dikkat kesilmesi benim için çok değerli oluyor.
'EDEBİYATIN ESAS YAPABİLECEĞİ GÖRÜNMEZ KALAN DÜZENİ GÖSTERMEK'*Neredeyse her gün kadın çocuk cinayetlerine tanık oluyoruz. Kadın kırımı (Femicide) boyutuna varan kadın cinayetleri, kamuoyuna çoğu zaman sarsıcı ayrıntılarıyla yansıyor. Sizce gerçekte olup bitenler polisiye edebiyatta nasıl yer buluyor nasıl yer bulmalı?
“Gece Unutkandır” her şeyden önce roman. Polisiye türünün imkânlarından gerilim duygusundan yararlanıyor, okuru sürükleyen olay örgüsü kuruyor ama merkezinde gerçek meseleler psikolojik katmanları bulunan karakterler yer alıyor.
Burada zor denge var: Gerçek hayattaki şiddeti sürükleyici hikâyenin malzemesine dönüştürürken onun ağırlığını derinliğini kaybetmemek, öte yandan romanı teze ya bildirgeye indirgememek gerekiyor. Bunu başarıyla yapan pek çok edebiyat sinema eseri. “Gece Unutkandır”ın amaçlarından biri suçun yarattığı merak gerilimi korurken, anlatılanın tekil hayattan kopuk olay olmadığını unutturmamaktı.
Gerçek hayatta olup bitenlerin edebiyatta sinemada daha derinlikli biçimde yer bulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hikâyeler gökten zembille inmiyor; en uç akıl almaz görünen kurguların bile hayatla bağı. Fakat sürekli daha sıra dışı, daha vahşi daha imkânsız suçların peşinden giderken, her gün karşılaştığımız şiddetin arkasındaki çok daha sıradan köklü mekanizmaları gözden kaçırabiliyoruz. Oysa vahşetin kendisi zaten görünür. Edebiyatın esas yapabileceği, onun arkasında işleyen çoğu zaman görünmez kalan düzeni göstermek.
Bunun için suçun nasıl işlendiğinin yanı sıra onu oluşturan koşullara ilişkilere, sonrasında yaşayanların hayatında nasıl iz bıraktığına, medyanın adalet mekanizmalarının nasıl işlediğine bakmak gerekiyor. Öldürülen kadını ya çocuğu yalnızca olay örgüsünü harekete geçiren bedene nedene indirgemeden, hayatını çevresindeki insanları anlatmak, farklı bakış açılarına yer açmak önemli. Polisiye edebiyatın gerçeklikle en güçlü bağını burada kurabileceğini düşünüyorum.
'ROMANDA FARKLI KADINLIK HALLERİ VAR'*Romanda Hale, Serin, Özlem, Serra, Melis Esra gibi oldukça katmanlı kadın karakterler öne çıkıyor. karakterleri oluştururken günümüz kadınlarının yaşadığı hangi sorun deneyimlerden yola çıktınız?
Edebiyatta sinemada kadın karakterlerin daha incelikli, katmanlı güçlü biçimde ele alınmasını önemsiyorum. Güçlü kadın karakter derken yalnızca her koşulda ayakta kalan, hep doğru kararlar veren, “örnek” kadınlardan söz etmiyorum. Zaafları, arzuları, öfkeleri, yanılgıları çelişkileriyle gerçek insanlardan bahsediyorum. “Gece Unutkandır” hikâyenin doğal akışı içinde kadın karakterler ağırlıklı yer edindi. Onların hayatları seçimleri üzerinden bugünün kadınlık deneyimine ait farklı temalar kendiliğinden romana girdi.
Örneğin Hale üzerinden erken yaşta anne olmayı, annelikle kendini gerçekleştirme arzusu arasında kalmayı anneliğe eşlik eden ağır suçluluk duygusunu düşündüm. Serin’ ise günümüz ergenlerinin kendilerini tanımlama önceki kuşaklardan ayrışma çabalarını, dijital dünyanın sunduğu özgürlüklerle taşıdığı tehlikeler arasındaki gerilimi ele aldım. Anne-kız baba-kız ilişkilerinin genç kadının kimliğini nasıl biçimlendirdiği karakterin önemli katmanlarından biriydi.
Serra’yı ise edebiyatta ekranda çoğu zaman erkek karakterlere bırakılan aklı, bilimi teknik uzmanlığı taşırken aynı zamanda renkleri, yaraları kapalı kapıları olan kadın olarak kurdum.
Melis’te sosyal medya çağında kimlik inşasını, görünürlük arzusunu, sınıf atlama hayalini genç kadınların bedenleri üzerinden kendilerine gelecek kurmaya yöneltildikleri dünyayı, yargılamadan gri alanlarını koruyarak anlatmak istedim.
Esra üzerinden ise manipülatif erkekle kurulan ilişkinin kadının benlik algısını nasıl aşındırabildiğine, susmanın, görmezden gelmenin karşındaki insanı değiştirebileceğine inanmanın kadınların hayatında nasıl tahribat yaratabildiğine baktım.
Dolayısıyla romanda annelikten aşka, tutkudan tehlikeye, yalnızlıktan dayanışmaya uzanan farklı kadınlık hâlleri. Bunları karakterlerin hayatlarının hikâyenin izin verdiği ölçüde, birbirine karışan deneyimler olarak anlatmaya çalıştım.
*“Serin’e katilini bulacağıma söz verdim” diyen Komiser Garip Vedat soruşturma boyunca pek çok toplumsal, idari baskı müdahaleyle karşılaşıyor. Pes etmiyor, teslim olmuyor. Faili bulmaktan öte anlayışla hakikatin peşini asla bırakmıyor. Kadın cinayetleri noktasında günümüzdeki adli, politik süreç durumlara bakınca, Vedat’ı yaratırken günümüz Türkiye’sinde var olabilecek komiseri yoksa aynı zamanda olması gerekene dair ihtimali düşünüyordunuz?
Vedat’ı ütopik ya ideal kahraman olarak düşünmedim. Aksine, olabildiğince yaşayan, yaralı çelişkileri olan insan olarak kurmak istedim. Çok gelişmiş koku duyusu gibi onu başkalarından ayıran güçlü özelliği var; sezgileri hafızası kuvvetli. Ama Vedat, her şeyi bilen, tek başına çözen, “kendi sesine âşık” klasik erkek kahraman değil. Kendi geçmişiyle, yaptığı yapamadığı şeylerle yüzleşen; bununla adaletin kendisine düşen kısmını yerine getirerek, yani işini olabildiğince iyi yaparak baş etmeye çalışan.
Komiser Vedat’ın adalet arayışı, gücünden olduğu kadar yarasından besleniyor aslında. Serin’e verdiği sözün peşini bırakmaması mesleki kararlılığının yanında, kendi hayatında eksik bıraktığı, zamanında müdahale edemediği şeylerle ilgili. Fakat bunu büyük sözlerle ya gösterişli kahramanlıklarla yapmıyor. Elinden geleni yapan, karşısına çıkan engellere rağmen dikkatini vicdanını kaybetmemeye çalışan insan.
Böyle komiserin günümüz Türkiye’sinde var olabileceğini tabii düşünüyorum. Vedat’ı tek kişiden yola çıkarak yaratmadım; hayatın farklı yerlerinde karşılaştığım insanların izleri var. Vakayı tek başına değil, ekibinin emeği yardımıyla; kendi sezgisi, hafızası, gelişmiş koku duyusu adalete bağlılığıyla çözüyor. Dolayısıyla Vedat benim için “olması gereken” soyut figürden çok, yaraları sınırlarıyla var olması mümkün insan.
ERİL EGO, ‘MANSPLAINING’E GÖNDERME Mİ VAR?*Cinayet bürodan Özlem Taylan… iki karakter iş hayatındaki eril egoyu çok çıplak şekilde yansıtıyorsunuz. Komiser Vedat’ın, Taylan’a karşı, Özlem’in dedektiflik yetilerini fark ederek ona el vermesiyle, eril zihniyete gönderme sezinledim… Yersiz yerli sezinti ?
sezinti kesinlikle yersiz değil. Özlem Taylan arasındaki çatışmayı aslında yalnızca kadın-erkek karşıtlığı üzerinden kurmadım. İkisi aynı zamanda Z kuşağının meslek hayatında var olma hayatta kalma biçimlerinin iki farklı yönünü temsil ediyor. Taylan görünür olmayı, hızla sonuç almayı, kendini göstermeyi bulunduğu yerde an önce öne çıkmayı önemsiyor. Özlem ise sezgisiyle, dikkatiyle, sabrıyla yaptığı işe gösterdiği özenle ilerliyor.
Tabii iki karakterden birinin erkek, diğerinin kadın olması çatışmaya toplumsal cinsiyet boyutunu getiriyor. Taylan’ın kimi zaman Özlem’in bildiği şeyi ona yeniden açıklaması, onun yeteneklerini küçümsemesi ya kendi özgüvenini mesleki yeterliliğinin önüne geçirmesi; eril ego, mansplaining kadınların iş hayatında yükselirken çarptıkları görünmez duvarlarla ilgili. Ama bunu kadın karakteri bütünüyle haklı derin, erkek karakteri tamamen yüzeysel haksız ilan eden karşıtlık olarak kurmak istemedim. İkisinin kendi kuşaklarından, yetişme biçimlerinden hayatta kalma ihtiyaçlarından gelen tarafları.
Başkomiser Vedat’ın Özlem’e “el vermesi”ni ben daha çok, onun zaten sahip olduğu dikkati, sezgiyi emeği görüp hakkını teslim etmek biçiminde düşünüyorum. Özlem’i kadın olduğu için kayırmıyor ama kadın olduğu için önüne konulan engellerin parçası olmuyor. Emeği önemseyen ekibindeki insanların güçlü yanlarını görebilen, hakkaniyetli yönetici olmaya çalışıyor.
*Romandaki “Gözün adaleti vardı” cümlesi en çok etkileyen cümlelerden biriydi. cümleyi kuran adli tıp uzmanı Serra, romanın çarpıcı karakterlerinden biriydi. Peki gözün adaleti var sizce? Nasıl adalet, gözün adaleti?
“Gözün adaleti vardı” cümlesi romanda öncelikle Serra’nın mesleğiyle insanın gördüklerine alışma yeteneğiyle ilgili yerde duruyor. Her sabah Boğaz manzarasına bakarak kahvaltı eden biri, süre sonra olağanüstü güzelliği nasıl ilk günkü yoğunluğuyla görmemeye başlarsa, her gün ölünün bedenine bakan adli tıp uzmanının gözü gördüğüne alışıyor. Göz bakımdan güzel korkunç arasında ayrım yapmıyor; hiçbir manzarayı sonsuza kadar ilk karşılaşmadaki etkisiyle muhafaza etmiyor. Cümledeki adalet biraz tarafsızlıktan geliyor.
Hem koruyucu hem hüzünlü adalet. Korkunç olana alışmak insanın işini hayatını sürdürebilmesini sağlıyor ama aynı yetenek, insanın elindeki güzelliği artık fark etmemesine yol açabiliyor. burada çok ince tehlikeli sınır var: Gözün alışması, vicdanın alışması anlamına gelmemeli. Serra’yı çarpıcı kılan şeylerden biri. Mesleğinin gerektirdiği bilimsel teknik mesafeyi korurken baktığı bedeni yalnızca incelenecek nesneye dönüştürmüyor. bedenin hayata ait olduğunu, hikâyesinin olduğunu unutmuyor.
cümleyi romanın edebiyatın hakikatle ilişkisi üzerinden düşünüyorum. Edebiyat hakikati doğrudan yansıtan kusursuz ayna değil. Her bakışın açısı, sınırı kör noktası. Ama farklı insanların baktığı yerleri, gördüklerini göremediklerini yan yana getirerek hakikate yaklaşabilir. “Gece Unutkandır”daki farklı bakış açıları biraz bunu yapıyor: Aynı dünyaya başka yerlerden bakan insanların gözlerinden, ilk bakışta görünmeyeni göstermeye çalışıyor.
Dolayısıyla gözün adaleti, bakışı tek yere sabitlememek herkesin görülme hakkını teslim etmek olabilir. Edebiyatın adalete yaklaşabileceği yerin burası olduğunu düşünüyorum.
'MODERN ERKEKLİK DİLİ BİLE GÖRÜNMEZLİK KALKANINA DÖNÜŞEBİLİYOR'*Romanın kilit karakterlerinden biri üzerinden, insanların toplumsal konumlarının kamusal alanda kurdukları saygın kimliğin onlara sağladığı gücü sorguluyorsunuz. Kadın haklarını insan haklarını savunan, modern saygılı görünen erkeğin özel hayatında bambaşka yüzlerinin ortaya çıkabilmesi üzerine ne söylemek istersiniz?
Romanda görünenle gerçek arasındaki mesafenin yanı sıra, toplumsal konumun imtiyazın suça dair algımızı nasıl belirlediğiyle ilgilendim. Bunu farklı erkeklik hâlleri üzerinden kurdum.
Kimin şüpheli, kimin güvenilir olduğuna çoğu zaman elimizdeki gerçeklerden önce sınıfsal önyargılarımızla yerleşik erkeklik imgeleriyle karar veriyoruz.
Şiddet istismar çoğunlukla güçle gücün kötüye kullanılmasıyla ilgili. güç her zaman kaba, doğrudan görünür erkek tahakkümü biçiminde ortaya çıkmıyor. Bazen saygınlık, eğitim, meslek, doğru kelimeleri kullanma güven verme becerisi üzerinden kuruluyor. Modern erkeklik dili bile, kişinin kendi davranışlarını görünmez kılmasına yarayan kalkana dönüşebiliyor. İkiyüzlülük manipülasyon en az açık tahakküm kadar etkili olabiliyor.
İmtiyaz yalnızca suçu istismarı kolaylaştırmıyor; kişiyi kuşkudan muaf tutabiliyor. Romanda erkek karakterler arasındaki karşıtlıklar üzerinden biraz kimi neden hemen suçlu gördüğümüzü, kime ise inanmayı güvenmeyi neden kolaylıkla seçtiğimizi sorgulamak istedim.
POLİSİYE SUÇ EDEBİYATINDA KİMLERİ İZLER OKUR?*Polisiye türünde sevdiğiniz yazarlar, kitaplar sinema ya dizi uyarlamaları hangileri?
Polisiye suç edebiyatı çocukluğumdan beri çok sevdiğim, birkaç isimle sınırlandırmakta zorlandığım Üstelik yalnızca iyi polisiyenin iyi edebiyat olduğuna değil, Odysseia’dan yana iyi edebiyatın önemli bölümünde bilinmeyenden bilinene doğru ilerleyen polisiye damar bulunduğuna inanıyorum.
Agatha Christie Simenon’dan Dashiell Hammett Raymond Chandler’a; Patricia Highsmith’ten Ruth Rendell’a, Henning Mankell’den Stieg Larsson’a hatta Harlan Coben’e uzanan geniş külliyattan beslendim. Özellikle Patricia Highsmith’in insan ruhunun karanlıklarını son derece yalın dille benzersiz gözlem gücüyle anlatışı benim için çok özeldir.
Bizim edebiyatımızda pek çok ünlü yazarın takma adlarla polisiye romanlar yazdığı, çok bilinmeyen ama oldukça ilginç geçmiş. Bugünse giderek çeşitlenen güçlenen yerli polisiye edebiyat damarından söz edebiliriz.
Ekrandaysa, uyarlama olsun olmasın, polisiye suç dizilerini, özellikle mini dizileri çok seviyorum: Broadchurch, Bron/Broen Forbrydelsen gibi İngiliz İskandinav polisiyelerinin yanı sıra, suçun karakteri nasıl dönüştürdüğüne bakan Breaking Bad Better Call Saul gibi diziler benim için önemli örnekler.
'GÖRSEL ANLATIYA ELVERİŞLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM'*Gece Unutkandır’ın güçlü görsel dünyası. Romanın sinema ya diziye uyarlanması ihtimaline nasıl yaklaşıyorsunuz?
“Gece Unutkandır”ın temposunun, çoklu karakter yapısının, İstanbul atmosferinin, kokular gözden kaçan izler üzerinden kurulan dünyasının görsel anlatıya oldukça elverişli olduğunu düşünüyorum. ihtimale elbette çok sıcak bakıyorum; umarım ileride konuda güzel gelişmeleri mak mümkün.
'KADINLAR DAHA ÇOK YAZMALI!'*Son olarak, Türkiye’ edebiyatta kadın olmanın, hem yazarlar açısından hem karakter yaratımları anlamında zorlukları var ? Mücadele alanlarınız neler?
Çok uzun zaman boyunca sanki edebiyatın, sanatın asıl sahipleri belliymiş kadın yazarlara mevcut pastadan dilim ayrılacakmış gibi davranıldı. Bunun etkilerini hâlâ yoğun biçimde görüyoruz aslında. Ama kadınlar tarih boyunca, her türde bütün engellere rağmen yazdılar; ortaya koydukları eserlerle pastanın zaten kendi emekleriyle yapıldığını gösterdiler. Günümüzde alanın genişlemesinde önceki kuşaklardan kadın yazarların verdiği mücadelenin kazandığı başarıların çok büyük payı.
Kadın yazarlarla çok boyutlu kadın karakterleri birbirinden ayırmak gerekiyor. metni kadının yazması, kadın karakterlerinin kendiliğinden derinlikli olacağı anlamına gelmediği gibi, erkek yazarın katmanlı kadınlar yaratamayacağı söylenemez. Mesele kadın karakterlere erkek karakterler kadar geniş varoluş alanı tanımak, onları yalnızca anne, eş, sevgili, kurban ya hikâyedeki erkeğin dönüşüm aracı olarak değil, kendi arzuları, çelişkileri, zaafları dünyaları olan özneler olarak kurabilmek.
Bana göre, mücadele alanlarından biri yepyeni hikâyeler anlatmak kadar, bildiğimizi sandığımız hikâyelere kadınların gözünden yeniden bakabilmek. Kadın karakterleri yalnızca “güçlü” kılmak değil; yanılabilen, çelişkileri olan, bütünlüklü insanlar olarak yazmak. Hem kadınların daha çok yazması hem kadın karakterlerin edebiyatta ekranda bütün insanlık hâlleriyle yer bulabilmesi, bence ihtiyacımız.