Esenlikler herkese. David Lynch’in sinemasında kronolojik yolculuğumuza başlıyoruz devam ediyoruz. Eraserhead’in endüstriyel, klostrofobik kabusundan sonra rotayı, yönetmenin ana akım sinemaya attığı ilk ama en devasa adıma çeviriyoruz: The Elephant Man (1980).
Dürüst olayım; bütün filmi kaslarım kasılarak, tüylerim diken diken izledim. Fakat kasılma hissi Eraserhead’deki gibi soyutluktan değil, sinema tarihinin en saf, en ağır insan trajedisine tanık olmaktan kaynaklanıyordu. Ben biz internethabercisi okuyucuları veya geekler severler olarak dış görünüşlerin altındaki cevheri görmeye, önyargı tabularını yıkmaya masalarımızdan kitaplarımızdan alışkınızdır. yüzden John Merrick’i ilk gördüğümüz andan itibaren toplumsal kalıpların üzerine çıkıp onun naif ruhuna sarılacağımızı umuyorum. Çünkü Merrick, sinema tarihinin gördüğü en tatlı, en saf karakterlerden. Gelin başyapıtı yönetmenlik, felsefe karakter psikolojisi üzerinden derinlemesine ele alalım.
Filmin en büyük felsefi derdi, “canavarlık” kavramının nerede başlayıp nerede bittiği. John Merrick (John Hurt), bedensel deformasyonları yüzünden Viktorya dönemi Londra’sında sirkte, kelimenin tam anlamıyla “ucube” (freak) olarak sergileniyor. Burası madalyonun vahşi ilkel. Ancak Merrick, tıp dünyasının yüksek sosyetenin eline geçtiğinde aslında değişen çok az şey oluyor.
Lynch burada muazzam röntgencilik (voyeurism) eleştirisi yapıyor. Merrick sirkte kafesin içindeyken, tıp fakültesinde perdenin arkasında, elitlerin salonunda ise şampanya kadehleri eşliğinde sergileniyor. Filmi izlerken bizi asıl geren kaslarımızı kasan şey Merrick’in görüntüsü değil; insanların ona bakarken gözlerinde beliren çiğ merak, korku kibir. Lynch kamerayı Merrick’e değil, ona bakan topluma çevirdiği an film devasa ahlak felsefesine dönüşüyor.
Merrick’in karanlık acı dolu dünyasında, hepimizin hayatında kez bile olsa arkasında hissetmek isteyeceği muazzam rehber, mentör figürü çıkıyor karşımıza: Doktor Frederick Treves (Anthony Hopkins).
Treves, ataerkil veya üstenci kurtarıcı değil; Merrick’in içindeki entelektüel, şiir tutkunu, kibar insanı sabırla dışarı çıkaran gerçek öğretmen, gerçek yol gösterici. Merrick’in parmaklarıyla incelikle inşa ettiği maket kilise, aslında Treves’ın ona sağladığı güvenli alanın, insanca yaşama hakkının sembolü. Treves’ın film boyunca yaşadığı “Acaba ben onu kendi kariyerim için sergiliyorum?” vicdan azabı içsel sorgulaması, karakteri tek boyutlu “kahraman” olmaktan çıkarıp derinlikli, hepimizin bağ kurabileceği insani yere taşıyor.
Lynch, her ne kadar biyografik dönem filmi çekiyor olsa kendi sinematik imzasını filmin her karesine üflemeyi ihmal etmiyor. Filmin tamamen siyah-beyaz tercih edilmesi sadece dönemi yansıtmak için değil; ışık gölge oyunlarıyla Merrick’in iç dünyasındaki hüznü dış dünyanın acımasızlığını keskinleştirmek.
Daha önemlisi, arka planda hiç kesilmeyen ses tasarımı. Sanayi Devrimi’nin ortasındaki Londra’nın bitmek bilmeyen fabrika gürültüleri, buhar sesleri, mekanik tıkırtılar… Lynch, Eraserhead’den devraldığı endüstriyel ses paletini, Merrick’i boğan toplumsal çarkların sesi olarak kullanıyor. Filmin rüya gibi işlenen, Merrick’in annesinin yüzüyle açılıp kapanan sürreal sahneleri ise acımasız gerçekliğin ortasına vurulmuş mistik Lynch mührü.
“Ben hayvan değilim! Ben insanım!” diye haykıran John Merrick, sinemada canavarlığın bedende değil, ruhlarda toplumsal bakışlarda olduğunu bize en sert şekilde kanıtlıyor. Lynch, kalbimizi paramparça eden dramı anlatırken bile bizi tekinsiz atmosferin içinde germeyi, rahatsız etmeyi düşündürmeyi başarıyor.
The Elephant Man’in ağır ama kadar insani havasını soluduğumuza göre, kronolojik yolculuğumuzda sırada çok daha kaotik, çok daha tartışmalı bilimkurgu soslu Lynch durağı. Sıradaki film için hazırlanın, yakında görüşmek üzere!