Manfred Prisching’in Bluff-Menschen. Selbstinszenierungen in der Spätmoderne (Blöf İnsanları: Geç Modernlikte Kendini Sahneleme, 2019) adlı kitabından hareketle, oyun gerçeklik arasındaki sınır üzerine düşünüyorum. sınırı çocuklarla oynanan basit oyunda bile görebiliriz. Diyelim ki grup çocuğun önünde aslan rolüne giriyorum. Kükrüyor, aslan gibi hareket ediyor, zaman zaman konuşuyorum. Çocuklar benim gerçekte aslan olmadığımı biliyorlar. Fantezilerinde beni aslanın yerine koyuyor, ama aynı zamanda karşılarında insan bulunduğunun farkında oluyorlar. Oyunun içinde korkabiliyor, ardından gülebiliyor, hatta benimle alay edebiliyorlar. Gerçek aslanın karşısında yapamayacakları şeyleri, aslanı oynayan insanın karşısında yapabiliyorlar. Burada önemli olan, korku nesnesinin gerçek olmadığının bilinmesidir. Çocuklar korkuyor, ama aynı zamanda korktukları şeyin gerçek tehlike oluşturmadığını bilmenin güvencesini yaşıyorlar. Korkuyla oyun arasındaki mesafe, korkunun haz veren deneyime dönüşmesini mümkün kılıyor. Böylece çocuklar güvenli ortamda korkuya yaklaşabiliyor, onunla oynayabiliyor ölçüde onunla baş etmeyi öğrenebiliyorlar.

Korku filmlerinde benzer durum söz konusudur. Rahat koltuğumuzda otururken korkunç sahneler izliyor, geriliyor, ürküyor, bazen yerimizden sıçrıyoruz. Ancak izlediğimiz şeyin film olduğunu biliyoruz. Gerçek tehlikenin içinde olmadığımızın bilinci, korkuyu katlanılabilir, hatta haz verici hâle getiriyor. Korkudan haz almamızı sağlayan şeylerden biri, korkunun gerçekliği fantezinin gerçekliği arasındaki ayrımdır.

Daha küçük çocuklarda ise mesafe her zaman korunamayabilir. Oyunun yarattığı korku öylesine yoğunlaşabilir ki karşılarındaki kişinin yalnızca aslanı oynadığını bilmeleri onları yatıştırmaya yetmeyebilir. çocuk ağlamaya başlayabilir, diğerleri korkuya kapılabilir. Böyle durumda rolü bırakmam, kendi sesimle konuşmam “Benim, yalnızca oyun” demem gerekir. Başka deyişle, fanteziyi keserek gerçekliğin sınırını yeniden görünür kılmam gerekir. Çocuğu teselli ederken bütünüyle aslan rolünü terk etmem kendim olmam gerekir. Çünkü oyun, ancak oyun olduğu bilindiği sürece oyun olarak kalabilir. Fantezi gerçeklik arasındaki sınır ortadan kalktığında, oyunun sağladığı güvenli alan kaybolabilir. Korkunun hazza dönüşmesini sağlayan mesafe ortadan kalktığında, geriye yalnızca korkunun kendisi kalır.

Dijital Dünyada Fantazi Gerçeklik

Dijital dünyada ise fantazi gerçeklik arasındaki sınır başka biçim alıyor. Burada Lucio Gutiérrez’in 2026 yılında yayımlanan Is It Possible to Relate with an AI? Techno-Animism and Distorted Projective Identification in Generative Anthropomorphic Chatbots makalesini düşünüyorum. Başlığı Türkçeye “Yapay Zekâyla İlişki Kurmak Mümkün mü? Üretken, İnsan Biçimli Sohbet Botlarında Tekno-Animizm Çarpıtılmış Yansıtmalı Özdeşim” diye çevirebiliriz. makaleyi yapay zekâ yardımıyla Almancaya çevirerek okudum. Çevirinin özgün metni ne ölçüde doğru eksiksiz aktardığından emin değilim. nedenle burada Gutiérrez’in düşüncelerini, çeviri üzerinden anladığım biçimiyle aktarıyorum.

okumadan hareketle düşündüğüm İnsan olmak, bedene sahip olmak, aynı zamanda sınırlı olmak demektir. Bedenimizin fiziksel sınırları vardır. Uçamayız, aynı anda iki yerde bulunamayız, istediğimiz zaman başka canlıya dönüşemeyiz. Yaşlanırız, hastalanırız ölürüz. İnsan varoluşunun temel özelliklerinden biri sınırlılıktır.

Oysa dijital oyunlarda insan, kendi bedeninin sınırlarını aşan figüre dönüşebilir. Yarı insan, yarı hayvan, insan biçiminde yaratık ya tanrısal güçlere sahip varlık olabilir. Mitolojik anlatılardan tanıdığımız melez figürler, burada hareket ettirebildiğimiz süreliğine içine yerleşebildiğimiz bedenlere dönüşüyor. İnsan, ekrandaki figürü aracılığıyla insan olmanın sınırlarının dışına çıkabiliyor. Elbette insanın tür fantezileri yeni değil. Mitolojiler, masallar, efsaneler rüyalar, insanın kendi sınırlarını aşma arzusuyla doludur. İnsan her zaman uçmayı, görünmez olmayı, başka canlıya dönüşmeyi, ölümsüzlüğü tanrısal güçlere sahip olmayı hayal. Yeni olan, fantezilerin teknik araçlarla görünür, hareketli etkileşimli hâle getirilebilmesidir. Dijital filmler fanteziyle gerçek arasındaki farkı ortadan kaldırıyor adeta.

Ölümün Sınırında Dijital Fantezi

Geçenlerde yapay zekâyla hazırlanmış video gördüm. Ölmüş sanatçılar kendi mezarlarının başında duruyorlardı. Oğulları geliyor, onlara sarılıyor; onlar birbirlerine sesleniyor, selam veriyorlardı. Görüntüde herkes yeniden hayattaydı. Burada sınır daha, ölümün sınırı, görüntü düzeyinde aşılmış gibi gösteriliyor. Elli yıl önce ölmüş biri bugün hareket edebiliyor, konuşabiliyor, yakınlarına sarılabiliyor. Ölüm ortadan kalkmıyor, ama görüntü onun geri döndürülemezliğini süreliğine askıya alıyor.

Elbette insan, ölülerini her zaman hayal. Ölümün kesinliğine rağmen, kaybettiği insanlarla yeniden karşılaşmanın yollarını aradı. Ruh çağırma seansları düzenlendi; ölmüş insanların ruhlarıyla iletişim kurulabileceğine, onlarla yeniden buluşulabileceğine inanıldı. Ölümden sonra başka dünyada, ahirette sevdiklerimizle yeniden karşılaşacağımız düşüncesi ölümün yarattığı ayrılığı aşmaya yönelik fantezi olarak değerlendirilebilir. Rüyaların gizli mesajlar taşıdığına ilişkin inançlar kimi zaman ölülerle rüyalarda gerçekleşen karşılaşmalara özel anlamlar yüklenmesine yol. Ölmüş yakının rüyada görülmesi, onun mesaj gönderdiği ya rüyayı gören kişiyi ziyaret ettiği biçiminde yorumlandı.

İnsan, kaybettiği kişilerle içinden konuştu, onları rüyasında gördü, kez daha sarılabilmeyi düşledi. Fantezisinde onlarla karşılaştı, söyleyemediklerini söyledi, onlardan duymak istediklerini duydu. Böylece ölümün gerçeklikte imkânsız kıldığı karşılaşmalar, fantezide mümkün hâle geldi. Yasın, özlemin kayıpla baş etme çabasının içinde fantezinin her zaman önemli yeri. Ancak bütün örneklerde karşılaşma, inançların, düşlerin, ritüellerin kişinin kendi fantezi dünyasının içinde gerçekleşiyordu. Ölen kişi gerçek dünyaya geri dönmüyor, onunla karşılaşma arzusu ruhsal simgesel düzeyde yaşanıyordu. Şimdi ise karşılaşmanın görüntüsü dışarıdan hazırlanıp önümüze konuyor. İçimizde kurduğumuz sahne, ekranda seyredebildiğimiz sahneye dönüşüyor. Ölen kişinin yüzü, sesi, hareketleri hatta bize söyleyebileceği sözler teknik olarak yeniden üretilebiliyor. Artık yalnızca ölmüş yakınımızla yeniden karşılaşmayı hayal etmiyoruz; onunla karşılaşmamızın görüntüsünü izleyebiliyoruz. Böylece yalnızca görüntü oluşturulmuyor; kaybımızın, özlemimizin yeniden karşılaşma arzumuzun sahnesi hazırlanıyor.

Ölümün gerçekliği değişmiyor. Değişen, insanın ölüm karşısında kurduğu fantezinin biçimi. Eskiden ölülerle karşılaşmak için onları hayal ediyor, rüyalarımızda görüyor ya ruhlarını çağırıyorduk. Şimdi ise onların görüntülerini yeniden üretiyoruz. Fantezide mümkün olan karşılaşma, teknik olarak hazırlanmış görüntüye dönüşüyor. Ölüler geri dönmüyor; ama geri dönmüş gibi görünebiliyorlar.

Fanteziyi Kim Kuruyor?

Aslan oyununda, çocuk korkuya kapıldığında rolü bırakıp oyunun sınırını yeniden gösterebiliyorum. Dijital görüntüde ise sınırı hatırlatan kişi ya işaret her zaman bulunmuyor. Görüntünün yapılmış olduğunu bilsek bile onun yarattığı duygunun içine çekilebiliyoruz. Tıpkı karşısındakinin insan olduğunu bildiği hâlde aslandan korkan çocuk gibi, biz görüntünün kurmaca olduğunu bilirken onunla gerçek karşılaşma yaşıyormuş gibi hissedebiliyoruz. Ancak burada önemli farklılık. Çocuk oyununda fantezi, oynayanların katılımıyla kuruluyor. Çocuk yalnızca kendisine sunulan görüntüyü tüketmiyor; kendi hayal gücüyle oyuna katılıyor, onu değiştiriyor, dönüştürüyor. Aslanı hem yaratıyor hem onunla oynuyor. Gerektiğinde oyunu durdurabiliyor.

Dijital dünyada ise fantezinin kurulması giderek teknik sistemler tarafından üstleniliyor. İnsan kendi fantezisini üretmek yerine, başkaları tarafından hazırlanmış fantezilerle karşılaşıyor. Kendi hayal gücüyle oluşturduğu görüntünün yerini, dışarıdan sunulan giderek daha gerçekçi hâle gelen görüntüler alabiliyor. Burada söz konusu olan, insanın artık fantezi kuramaması değil; fantezi kurma işinin giderek dışsallaştırılması. İnsan, kendi arzusunun özleminin görüntüsünü hazır buluyor. Hatta henüz hayal etmediği şeyler bile onun için görüntüye dönüştürülüyor. “Fanteziye gerek kalmıyor” derken kastettiğim tam Fanteziyi kurma işinin giderek başkalarına teknik sistemlere devredilmesi. Kendi kaybımızın, özlemimizin arzumuzun görüntüsünü bile hazır buluyoruz. Eskiden insan, olmayanı hayal ediyordu. Şimdi olmayanın görüntüsü üretiliyor. Fanteziyi başkaları yapıyor; bize onu seyretmek kalıyor.

Strüktür Özgürlüğü Engeller ?

Strüktürler, insanın farkında olarak ya olmadan ne yapması gerektiğini belirler. Her strüktür belirli olanaklar yaratırken başka olanakları sınırlar. otoyol düşünelim. Otoyol strüktürdür. Otoyola girdiğimizde hızlı biçimde yerden başka yere ulaşabiliriz, fakat otoyolun çizdiği güzergâhtan gitmek zorundayız; atın üzerinde açık arazide dolaşır gibi istediğimiz an sağa sola sapamayız. Strüktür, hareket alanımızı belirler özgürlük alanımızı daraltır. Benzer şekilde sinemaya gittiğimizde koltuklar öyle yerleştirilmiştir ki sahneye ya perdeye bakmak durumunda kalırız. Nasıl oturacağımız, nereye yöneleceğimiz büyük ölçüde önceden belirlenmiştir. Elbette başımızı çevirebilir, küçük tercihler yapabiliriz; ancak mekânın genel organizasyonu bize ne yapacağımızı zaten söylemektedir. Camide strüktür. Ne tarafa yöneleceğimizi strüktür belirler.

Strüktürün kendisi kötü değildir. Strüktür olmadan ortak yaşam mümkün değil galba. Fakat her şeyi strüktüre bağladığımızda, insanın kendi yolunu yaratabileceği alan azalıyor.

Çocuk oyunlarında benzer durum görmek mümkündür. puzzle düşünelim. Hangi parçanın nereye ait olduğu önceden belirlenmiştir. Ortaya çıkacak resim bellidir. Oyuncudan beklenen şey, önceden tasarlanmış bütünün parçalarını doğru yerlere yerleştirmesidir. Ya model uçak yapım seti ele alalım. Kutunun içinden çoğu zaman ayrıntılı kullanım kılavuzu çıkar. Hangi parçanın hangi sırayla, hangi parçanın üzerine yerleştirileceği adım adım gösterilir. Sonuç baştan bellidir. anlamda birçok oyun, yetişkinlerin kurallarını koyduğu sınırlarını belirlediği yapılardır. Çocukların hareket alanı daralır; neyi nasıl yapacakları büyük ölçüde önceden tanımlanır. Üstelik oyunların önemli kısmı masa başında, yetişkinlerin gözetiminde oynanır. Her oyunla, oyunun nasıl oynanacağına dair kurallar kitapçığı gelir. Lego gibi yaratıcı olduğu düşünülen oyuncaklarda bile çoğu zaman hangi parçaların hangi sırayla araya getirileceğini gösteren şemalar bulunur. Çocuğa yalnızca malzeme verilmez; ne yapması gerektiği gösterilir.

Burada anlatmak istediğim şey, özgürlüğün kendisinin ayrı mutluluk kaynağı olduğudur. İnsan yalnızca sonuca ulaştığı için değil, kendi yolunu bulabildiği için haz duyar. Çocuk şeyi kendisi keşfettiğinde aldığı haz kullanım kılavuzundaki on adımı doğru uyguladığında aldığı haz aynı değildir. Çocukları sürekli önceden belirlenmiş, hareket alanı daraltılmış oyunların içine yerleştirdiğimizde, onların deneyimleyebileceği mutluluk belirli sınırlar içine hapsedilmiş.

yandan çocuklara birey olmaları, kendi yollarını çizmeleri, bağımsız düşünmeleri, kanaat geliştirmeleri yaratıcı olmaları gerektiği söyleniyor. Öte yandan onları giderek daha fazla kurala, yönergeye denetime dayalı sistemlerin içine yerleştiriyoruz. Yaratıcılığı, inisiyatifi spontane denemeyi teşvik etmek yerine, doğru cevabı bulmaya kurallara uymaya yönlendiriyoruz. Kanaat geliştirme zorlaşıyor.

hastanede, büroda, havaalanında karşı karşıya gelen iki insanın değil, iki prosedürün ya iki robotun karşılaşmasına benzer durum ortaya çıkıyor. İnsanlar giderek kendi muhakemelerini kullanmaktan çok, sistemin belirlediği kuralları uygulayan aracılara dönüşüyorlar. nedenle günümüzde yaşanan dönüşümü yalnızca teknolojik ya ekonomik değişim olarak görmek yeterli değil. Aynı zamanda insanın iç dünyasını hedef alan süreçten söz etmek gerekir. Duyguların nasıl ifade edileceği, nasıl hissedileceği, hangi davranışların uygun olduğu giderek daha fazla düzenleniyor denetleniyor. İnsanların yalnızca davranışları değil, dikkatleri, arzuları, duyguları düşünceleri çeşitli kurumlar, teknolojiler toplumsal mekanizmalar tarafından yönlendiriliyor.

İç dünyanın istilası… İç dünyanın ölçüde kuşatılması, insanın insan olma hâlinin giderek daralmasına yol açıyor. Özgürlük yalnızca dış engellerin olmaması değil, aynı zamanda kişinin kendi deneyimini yaratabilmesi, hata yapabilmesi, denemesi, pazarlık etmesi, çatışabilmesi kendi yolunu açabilmesidir. alan daraldıkça, insanın yaratıcılığı özerkliği daralıyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz temel meselelerden biri, tam daralmanın ne ölçüde farkında olduğumuz sorusudur.

Sahte Hayatı Hakiki Yaşamak

Bugün bazı çocuklar, giderek başkalarının belirlediği hayatı kendi hayatlarıymış gibi yaşamaya zorlanıyorlar. Çocuklar yetişkinlerin en önemli projesine dönüşüyor. İlk bakışta çocuğa verilen önemin gösterilen özenin ifadesi gibi görünen çabanın arkasında, Horst-Eberhard Richter’in Eltern, Kind und Neurose. Psychoanalyse der kindlichen Rolle (Ebeveynler, Çocuk Nevroz: Çocuğun Rolünün Psikanalizi, 1963) adlı kitabında ele aldığı narsistik yansıtma önemli rol oynayabiliyor. Çocuğun başarısı, ebeveynin gururuna dönüşüyor. Çocuklar adeta ailelerinin yarış atları hâline geliyor. Çocuklar arasındaki rekabet, aynı zamanda anne babaların birbirleriyle yürüttükleri rekabetin uzantısı olabiliyor. Böylece çocukların kendi aralarındaki rekabete, ailelerin çocukları üzerinden sürdürdükleri rekabet ekleniyor. Rekabet, agresyonu kolayca harekete geçirebilen besleyebilen ilişki biçimidir. Ancak çocuklar, anne babalarına olan bağımlılıkları nedeniyle agresyonu her zaman dışa vuramazlar. Çünkü aynı zamanda onların sevgisine, övgüsüne, takdirine onayına ihtiyaç duyarlar. yandan kendilerine yüklenen beklentiler karşısında öfke duyabilir, yandan beklentilere karşı çıkmanın anne babalarının sevgisini kaybetmek anlamına geleceğinden korkabilirler.

Okul, kurs, piyano, yüzme, futbol, hafta sonu etkinlikleri, sinema tatil programları derken çocuğun hayatı bazen bütünüyle yetişkinlerin projesine dönüşüyor. Çocuk düzenin içine yerleştiriliyor. Dışarıdan bakıldığında onun için olağanüstü şeyler yapıldığı izlenimi doğuyor. Fakat bütün bunların gerçekten çocuğun kendi arzularına karşılık gelip gelmediği başka sorudur. Çoğu zaman beslenen şey, çocuğun kendi özgün benliği değil, çevrenin beklentilerine uyum sağlamak zorunda kalan sahte benliği olabiliyor.

Sahte Benlik Aç Kalan Hakiki Benlik

Burada Donald. Winnicott’ın Reifungsprozesse und fördernde Umwelt. Studien zur Theorie der emotionalen Entwicklung (1984) adlı kitabında ele aldığı sahte benlik (Falsches Selbst) hakiki benlik (Wahres Selbst) kavramlarını hatırlatan durum ortaya çıkıyor. Winnicott’ın sahte benlik kavramında önemli olan, sahte benliğin başlangıçta hakiki benliği korumak amacıyla gelişmesidir. Çocuk, çevrenin beklentilerine uyum sağlayarak kendi hakiki benliğini korumaya çalışır. Sahte benlik, hakiki benliğin kendisini doğrudan ortaya koymasının tehlikeli olabileceği koşullarda tür koruyucu işlev üstlenir. nedenle sahte benlik yalnızca patolojik oluşum değildir. Her insanın toplumsal yaşamında belirli ölçülerde uyuma ihtiyacı vardır. Sorun, uyumun giderek kişinin kendi kendiliğindenliğini, yaratıcılığını hakiki benliğini yaşamasını engelleyecek ölçüde egemen hâle gelmesidir.

Bunu Siyam ikizleri gibi düşünebiliriz. yanda çocuğun canlı, spontane, özgün, isteyen, istemeyen, merak eden, karşı çıkan kendi ihtiyaçları olan hakiki benliği vardır. yanda ise yaşadığı koşullara çevrenin beklentilerine uyum sağlamak için geliştirdiği sahte benlik bulunur. Sahte benlik, hakiki benliği korumak için ortaya çıkmıştır. Ancak zamanla koruma işlevi öylesine belirleyici hâle gelebilir ki hakiki benliğin kendisini yaşama imkânı giderek daralır. Başlangıçta hakiki benliği koruyan sahte benlik, sonunda onun yaşamasının önünde engele dönüşebilir.

Anne baba çocuğu okuldan alır, piyanoya götürür, spora taşır, hafta sonu yüzmeye ya sinemaya götürür. Bütün bunlar büyük emek, zaman fedakârlık gerektirir. kadar emek veren anne babaya itiraz etmek çocukta kolayca suçluluk duygusu yaratabilir. Çocuk, “Ben böyle istemiyorum” dediğinde yalnızca etkinliği reddetmiş olmaz; aynı zamanda kendisi için fedakârlık yapan anne babasını reddediyormuş gibi hissedebilir. nedenle çocuk çoğu zaman çatışmadan kaçınır. İtiraz ettiğinde suçluluk duyar; suçluluğunu azaltmak için yeniden “evet”. Anne babasının beklentilerine uyum sağlayarak onlarla ilişkisini onların sevgisini korumaya çalışır. Aynı zamanda kendi hakiki benliğini, arzularını karşı çıkma isteğini geri çekerek koruma altına. Böylece başkalarının belirlediği hayatı yaşamaya devam. Sahte benlik, anne babanın yetişkin dünyanın kurduğu hayatı yaşayarak mutlu olmaya çalışır. Fakat hakiki benlik aç kalır.

İnsan, başkasının hazırladığı hayatı ne kadar başarılı yaşarsa yaşasın, kendi arzusu sürekli aç kalıyorsa doymaz. Çocuk ne kadar kursa götürülürse götürülsün ne kadar etkinlikle meşgul edilirse edilsin, bütün bunlar onun kendi ihtiyaçlarına karşılık gelmiyorsa doyurulan çoğu zaman sahte benliktir. yüzden çocuğun açlığı bitmez. Aç gözlü sandığımız çocuk belki hiç doymamış çocuktur. Yetişkinin arzularını doyuran çocuk kendi açlığını doyuramaz yani… Anne babalar durumda çocuklarını bazen şükran duymayan, teşekkür etmeyen, hiçbir şeyden memnun olmayan çocuklar olarak algılarlar. “Ne yapsak yetmiyor” diye yakınırlar.

Belki gerçekten yetmiyordur. Fakat bunun nedeni çocuğun nankör olması değildir. Sorun, verilen şeylerin çocuğun gerçek ihtiyaçlarına değil, sahte benliğin sürdürdüğü uyum programına yönelmesidir. Sahte kendi doyurulduğundan hakiki kendi çoğu kez aç kalır. Anne baba sanki kendisini bütünüyle çocuğun önüne sermekte, çocuk emmekte, emmekte ama yine doymamaktadır. Çünkü doyurulan yer aç olan yer aynı değildir. Yani durumda sahte kendi şişmanlarken hakiki kendinin açlığı sürer.

Burada paradoks ortaya çıkıyor. Sahte benlik, hakiki benliği korumak için gelişiyor. Ancak çocuk, kendisini korumak için geliştirdiği uyum biçimini sürdürdükçe kendi hakiki benliğinden uzaklaşabiliyor. Kendi arzusunu yaşamak yerine, başkalarının arzusuna uygun yaşamayı öğreniyor. Böylece korunması gereken hakiki benlik, giderek yaşanamayan benliğe dönüşüyor.

Yetişkinlerin Projesi Olarak Çocukluk

Çocukların hayatı giderek yetişkinlerin projesine dönüşüyor. Okul yetişkinlerin projesidir. Kurslar, organize sporlar, planlanmış hafta sonları kontrollü eğlenceler yetişkin dünyasının kurduğu alanlardır. Çocuklar alanlara dâhil edilirken kendi oyunlarını, deneyimlerini çatışmalarını üretme imkânları giderek azalabiliyor.

Çocuğun gerçek hayatla doğrudan ilişki kurabileceği alanlar daralıyor. Kendi başına deneyim kazanma, risk alma, yanılma, kavga etme, barışma, kendi sınırlarını başkalarının sınırlarını gerçek ilişkiler içinde tanıma imkânları azalıyor.

Oysa çocuk yalnızca kendisine sunulan imkânlarla gelişmez. Kendi deneyimleriyle, başarısızlıklarıyla, hayal kırıklıklarıyla, çatışmalarıyla bunlara bulduğu çözümlerle gelişir. Bazen sıkılmaya, hiçbir şey yapmamaya, kendi oyununu kurmaya, kendi arzusunu keşfetmeye ihtiyaç duyar.

Çocuğun kendi oyununu kurması, yalnızca zaman geçirmesi değildir. çocuğun kendi kendiliğindenliğini yaşayabildiği, kendi arzusunu deneyimleyebildiği alandır. Çocuk burada başkalarının kendisinden beklediği kişi olmak zorunda değildir. İstediği rolü seçebilir, oyunu değiştirebilir, kuralları yeniden belirleyebilir, hatta oyunu bırakabilir. deneyimler, hakiki benliğin kendisini ifade edebilmesi açısından önemlidir.

Yetişkinlerin sürekli düzenlediği hayatta ise çocuğun kendi hayatını kurabileceği boşluklar giderek kaybolur. Çocuk için her şey düşünülmüş, planlanmış hazırlanmıştır. Fakat bütün hazırlıkların içinde çocuğun kendisinin ne düşündüğüne ne istediğine ne hissettiğine yeterince yer kalmayabilir.

Üstelik bütün bunlar çocuğun iyiliği adına yapılmaktadır. Anne babalar çocuklarının gelecekte başarılı, mutlu donanımlı insanlar olmalarını istemektedir. Ancak burada çocuğun kendi arzularıyla anne babanın çocuk için kurduğu gelecek tasarımı birbirine karışabilir. Richter’in sözünü ettiği narsistik yansıtma tam noktada önem kazanır. Anne baba kendi gerçekleştiremediği arzularını, ideallerini beklentilerini çocuğa yükleyebilir. Çocuğun başarısı, anne babanın kendi başarısı gibi yaşanabilir. Çocuğun başarısızlığı ise yalnızca çocuğun başarısızlığı olarak değil, ebeveynin narsistik incinmesi olarak deneyimlenebilir.

Böylece çocuk, yalnızca kendi geleceği için değil, anne babasının ideallerini gerçekleştirmek için çabalamak zorunda kalabilir. Çocuğun kendi arzusu ebeveynin arzusu arasındaki sınır belirsizleşir.

Çocuk, anne babasının sevgisini takdirini kaybetmemek için kendisinden beklenen kişi olmaya çalışır. uyum, dışarıdan bakıldığında başarılı gelişim gibi görünebilir. Oysa çocuğun hakiki benliği, bütün başarıların arkasında gizlenmiş olabilir.

Sahte Hayatı Hakiki Yaşamak

Böylece çocuk, kendisi için hazırlanmış hayatın başarılı uygulayıcısına dönüşür. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. Okulda başarılıdır, spor yapmaktadır, müzik öğrenmektedir, sosyal etkinliklere katılmaktadır. Anne baba gururludur. Çocuğun hayatı doludur. Ama hayatın ne kadarı gerçekten ona aittir? İşte sahte hayatı hakiki yaşamak dediğim şey budur. Çocuk yaşadıklarını gerçekten yaşar; yorulur, çabalar, başarır, başarısız olur, sevinir, üzülür. Bütün duyguları gerçektir. Fakat yaşadığı hayatın yönünü içeriğini büyük ölçüde başkaları belirlemektedir. Sahte benlik, hakiki benliği korumak için kurulmuştur. Ancak çocuk giderek sahte benliğin örgütlediği hayatı yaşamaya başlar. Kendi hakiki benliğini korumak uğruna, onun kendisini ifade etmesinden vazgeçer. Böylece insanın kendi benliğini korumak için geliştirdiği savunma, zamanla kendi hayatını yaşamasının önündeki en büyük engellerden birine dönüşebilir.

Hayat gerçektir, yaşananlar gerçektir, duygular gerçektir. Ama yaşanan hayat çocuğun kendi hayatı olmayabilir.

Devam edecek…