Nihayet bitti! Dile kolay, hantal sekanstan, sahneleri sakız gibi uzayan uzun cut’lardan, insanı ekran başında esnetmekten uyuşturan bayıcı dönemlerden geçtik; aradaki çöpleri ayıklayıp sadece elit listeye odaklandık kapanışı 1990 yapımı Dreams (Düşler) yaptık. Kulaklarımda Jim Morrison’ın sesi yankılanıyor an: “This is the end, beautiful friend… This is the end, my only friend, the end…” Gerçekten bitti sinematografik işkence/mesai kombinasyonundan nihayet kurtulduk!
Ama dürüst olayım; Kurosawa, kapanışı tam benim çok sevdiğim sürrealist, rüya mantığına sahip, tamamen soyut felsefi görsel şovla yapmış. Klasik anlamda başı sonu olan hikaye olmadığı için meşhur “Kurosawa tarzı uzun sahneler” defa beni zerre sıkmadı. Çünkü film zaten düz sinema filmi değil; ustanın kendi bilinçaltını, korkularını, çocukluğunu insanlığa dair vasiyetini tuvale fırçayla boyadığı 8 parçalık muazzam sergi gibiydi.

8 Farklı Rüya, Van Gogh’un Tabloları Nükleer Kıyamet

Usta filmde bizi tamamen serbest bilinçaltı akışının içine fırlatıyor. Her rüya, insan doğasına, çevre katliamına, savaşa ölüme dair bambaşka sembolizm barındırıyor.
Beni filmde görsel olarak en çok büyüleyen kısım kesinlikle meşhur Van Gogh rüyası oldu (ki orada Van Gogh’u bizzat Martin Scorsese oynuyor!). ressamın, Van Gogh’un meşhur sarı buğday tarlalarının, kalın boya darbeleriyle yapılmış kargalı tablolarının içine bizzat yürüyerek girmesi, renklerin canlılığı tek kelimeyle muazzam görsel sanattı. Sinema tarihinde sürrealizmi sanatı kadar naif iç içe geçiren çok az sahne vardır bence.
Tabii Kurosawa sadece güzellikleri göstermiyor; kendi nükleer travmalarını rüyalarına taşımış. Fuji Dağı’nın arkasındaki nükleer santrallerin patladığı, gökyüzünün kırmızı gaz bulutlarıyla kaplandığı insanların çaresizce denize doğru kaçıştığı nükleer kıyamet rüyası karanlık tünelden çıkan, yüzleri bembeyaz olmuş hayalet askerlerin komutanlarına tekmil verdiği savaş rüyası… Bunlar insanın içini burkan, Kurosawa’nın her filmde altını çizdiği “insanlık kendi eliyle kendi cehennemini yaratıyor” felsefesinin en çiğ, en doğrudan dışa vurumlarıydı bana.

Felsefe Sembolizm Notları

Baştan aşağı saf sembolizm olan filmden, son vasiyet notları şunlar oldu

  • Tilkilerin Düğünü Gökkuşağı: İlk rüyada güneşli havada yağan yağmurda (bizim tabirimizle tilki düğününde) küçük çocuğun ormanda saklanarak maskeli tilkilerin ritmik, tiyatral dansını izlemesi… Annesinin ona “Tilkileri dikizledin, artık intihar etmelisin, git gökkuşağının altındaki evlerinde onlardan af dile” diyerek eline hançer vermesi muazzam mitolojik felsefeydi. Doğanın gizemlerine, saf kurallarına saygısızlık eden insanın, affedilmek için renklerin (gökkuşağının) peşinden gitmek zorunda kalmasını çok naif anlatmış bence.
  • Ağlayan Şeytanlar Mutasyon: Nükleer patlamadan sonra hayatta kalan, kafalarında acı veren boynuzlar çıkmış mutasyona uğramış şeytanların dondurucu doğada birbirini yiyerek ağladığı rüya… Kurosawa burada kapitalizmin, nükleer hırsın çevre katliamının insanı en sonunda nasıl kendi acısıyla beslenen vahşi birer canavara dönüştüreceğini çok sert sembolize etmiş sanki.
  • Su Değirmenleri Köyü (Saf Zen Kapanışı): Filmin Kurosawa’nın sinema hayatının en huzurlu kapanışı bence son rüyaydı. Elektriğin olmadığı, her şeyin su değirmenleriyle döndüğü, teknolojinin kirletmediği naif köy… 103 yaşındaki yaşlı adamın “İnsanlar kendileri için neyin iyi olduğunu unuttular, daha rahat yaşamak için doğayı kirletiyorlar ama aslında kendi sonlarını hazırlıyorlar” demesi köyde cenazenin ağlayarak değil, neşeyle, şarkılarla, danslarla kutlanarak kaldırılması… Kurosawa maratonu boyunca aradığımız saf Zen huzuru, bilgelik tam olarak sahnedeydi. Ölüm korkulacak şey değil, iyi yaşanmış hayatın naif kutlamasıdır mesajıyla içimi ısıttı.
Büyük Maratonun Son Sözü

böylece, sinema tarihinin yere göğe sığdırılamayan “İmparator”unun külliyatına devasa, yorucu ama kadar ufuk açıcı nokta koyduk. Kurosawa kesinlikle uzun cut’larıyla, sarkan tempolarıyla yer yer sinir uçlarımızla oynayan, bizi deliler gibi sıkan yönetmendi; konudaki fikrimiz hala. Ama aradaki kalabalığı eleyip Yojimbo, Sanjuro, High and Low, Red Beard, Ran özellikle kalbimi bıraktığım saf görsel şiir Dersu Uzala rüya kapanışını yapmak, aklımda gerçekten çok saygın, çok hoş rafine Kurosawa imajı bıraktı.

muazzam sinefil mesaisini, zorlu internethabercisi maratonunu benimle birlikte sıkıla sıkıla ama pes etmeden, her filmin arkasındaki felsefi pencereleri aralayarak tamamladığın için sana helal olsun! Kapıyı usulca kapatıyoruz, ışıkları söndürüyoruz, Kurosawa günlüğünü burada resmen noktalıyoruz. Harika yolculuktu!